Araştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Araştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2013 Cuma


Metroda gazete okuyan bu adam Keanu Reeves. 
Problemli bir ailenin çocuğu. 12 yaşındayken babası uyuşturucu satıcılığından tutuklanmış. Annesi ise bir striptizci. Ailesi Kanada’ya taşındıktan sonra orada bir çok üvey babası olmuş.

Sevgilisinin ölümünü izlemiş. Evlenmek üzerelerken bir araba kazasında ölmüş. Kız bu olaydan önce de bebeğini kaybetmiş. Keanu bu olaydan beri ciddi bir ilişkiden ve çocuk sahibi olmaktan uzak duruyor.
O Hollywood yıldızları arasında köşk sahibi olmayanlardan.

“Bir apartman dairesinde yaşıyorum. Her zaman için ihtiyacım olan herşey var, neden boş bir evi seçeyim” diyen biri.

En iyi arkadaşlarından biri, River Phoenix aşırı dozdan öldü. Aynı yıl Keanu’nun babası tekrar tutuklandı.

Kız kardeşi lösemi oldu. Şu an tedavi oldu ve Keanu Matrix’ten kazandığı paranın %70ini lösemiye karşı mücadele eden hastanelere bağışladı.
Doğum günlerinden birinde bir şeker dükkanı aldı ve kek yapmaya başladı.
Koruması falan yok, süslü kıyafetler giymiyor. 

Mutsuzluğu hakkında bir şey sorulduğunda şöyle cevap veriyor:

“Siz yaşamak için mutlu olmak zorundasınız ama ben değilim.”

19 Haziran 2013 Çarşamba

O. HENRY - Bitmemiş Bir Hikaye (An Unfinished Story)



Cehennem alevlerinden sözedildiği zaman artık inlemiyor veya başımızın üzerine küller serpmiyoruz.(katoliklerin dini bir adeti) Çünkü vaaz verenler bile bize Allah’ın radyum, ether veya bilimsel bir karışım olduğunu söylüyorlar. En kötüsü biz günahkarlar onun kimyasal bir tepkime olduğunu umabiliriz. Bu hoş bir hipotez, fakat yine de bizim, eski Ortodoks korkusu orada duruyor.

 Bir insanın özgür bir hayal gücüyle ve çelişkiye düşmeden anlatabileceği iki konu vardır.

Rüyalarınızı anlatabilirsiniz, bir papağanın neler anlattığını söyleyebilirsiniz, hem Morpheus (rüya tanrısı) hem de kuş yetersiz tanıklardır ve dinleyiciniz yapacağınız konuşmaya saldırmaya cesaret edemez..O halde temamı sevimli papağanın iki,üç kelimelik sınırlı konuşması yerine, özürler ve pişmanlıklarla dolu bir hayalin, mesnetsiz örtüsü süsleyecek.

Şimdi 'yüksek incelemeden' çıkartılan bir rüyam vardı, ki, antika, saygın, yası tutulan men edilen kıyamet teorisi olabilirdi.

Gabriel trompetini çalmıştı, aynısını yapamayan bizler ise yargılanmak üzere çağrıldık. Bir tarafta ciddi, siyahlar içinde, siyah yakalıkları arkada düğümlenmiş profesyonel borsacılar olduğunu farkettim, fakat sanki gayrimenkullerinin tapuları konusunda bir anlaşmazlık var görünüyordu. Bizlerden birini götürecek gibi gözükmüyorlardı.

Uçan bir polis - polis bir melek- uçarak geldi ve beni sol kanadımdan yakaladı. Yakınımda çok zengin giyimli bir grup ruh, yargılanmak için bekliyorlardı.

Polis “ sen de mi şu güruhtansın?” diye sordu.

Cevabım “ onlar da kim?” oldu.

“Niye, bilmiyor musun? onlar....”

Fakat bu ilgisiz şeyleri bırakıp asıl hikayeye gelelim:

Dulcie, bir mağazada çalışıyordu. Hamburg işi denen nakışlar, biblolar , biber dolması, oyuncak otomobil ya da alışveriş merkezlerinde satılan diğer küçük oyuncaklardan satıyordu. Kazancına gelince, Dulcie haftada altı dolar alıyordu. Küsurat hesabına yatırılıyor ve muhterem bay G tarafından muhasebe defterine başkasının hesabına borç olarak geçiriliyordu. Ah! Esas enerji, aziz doktor diyebilirsiniz – şey, o halde aziz enerjinin muhasebe defteri.

Mağazadaki ilk gününde, Dulcie’ye haftada beş dolar ödeniyordu. Bu miktarla nasıl geçindiğini anlatmak ders vermek olur. Umurunuzda değil mi? Tamam, büyük ihtimalle siz daha büyük rakamlarla ilgileniyorsunuz. Altı dolar büyük bir miktar. Size kızın haftada altı dolarla nasıl geçindiğini anlatacağım.

Bir akşam, saat altıda, Dulcie, şapkasının iğnesini – omurilik soğanının- sekiz inç yakınına tutturuyordu ki, Sadie adlı kız arkadaşına ki -sizin sol tarafınızda duruyor- şöyle dedi.

“Sade, bu akşam Piggy ile akşam yemeği randevum var”.

Sadie hayranlıkla “ Olamaz, çok şanslısın, Piggy korkunç şık biri, çıktığı kızları hep şık yerlere götürür, bir akşam Blanche’ı Hoffman’ın Yeri’ne götürmüş, moda müzikler çalıyor, güzel yemekler yiyorlar ve bir sürü şık insan görüyorsun Dulcie”
  
Dulcie aceleyle eve gitti. Gözleri parlıyordu ve yanakları şafak sökerken oluşan kızıllık gibi hayatın – gerçek hayatın- tatlı pembeliğini yansıtıyordu. Günlerden cumaydı ve son haftalığı olan elli senti vardı.

Caddeler iş çıkışının telaşlı kalabalığıyla doluydu, Broadway’in elektrik lambaları yüzlerce, binlerce millik uzaklardaki, karanlıklardaki pervaneleri alazlama okuluna çağırıyordu. Düzgün giyimli erkekler, usta denizcilerin kiraz çekirdeklerine kazıdıkları resimlere benzer yüzlerle dönüp, onlara aldırış etmeyen, hızlı hızlı giden Dulcie'ye bakıyorlardı. Gece açan kaktüs gibi Manhattan, ölü gibi beyaz, ağır kokulu yapraklarını açıyordu.

Dulcie ucuzcu bir mağazanın önünde durdu ve elli senti ile imitasyon bir dantel yaka satın aldı. Aksi halde bu para başka şeylere harcanacaktı, onbeş sent öğle yemeğine, on sent kahvaltıya, on sent de akşam yemeğine, küçük birikimine bir 5 sent daha eklenecekti, ve 5 sent meyan köklü şekerlere – dişiniz ağrıyormuş gibi yanağınızı şişirenlerine - gidecekti – meyan kökü şeker müsrifliktir neredeyse alem yapmaktır ama hayat zevkler olmadan neye benzer?

Dulcie mobilyalı bir odada oturuyordu, mobilyalı bir oda ile pansiyon odası arasında fark vardır. Mobilyalı odada diğer insanlar yatağa aç gittiğinizi bilmezler.

Dulcie odasına girdi, Batı Yakasının arkasındaki, kahverengi taş binanın üçüncü katı -gaz lambasını yaktı. Bilim adamları bize en sert taşın elmas olduğunu söylerler. Yanılıyorlar. Evsahipleri elmastan daha sert olan bir şey bilirler, öyle ki, elmas onun yanında macun gibi kalır. Onu gaz deliğine koyarlar, insan sandalyenin üzerine çıkıp, parmakları kızarıp, berelenene kadar boşuna kazmaya çalışırlar. Saç tokasıyla bile çıkartamazsınız. Çıkartılmayacak bir şey diyelim.

Böylece Dulcie gaz lambasını yaktı. Lambanın çeyrek mumluk ışığında odasını tarif edelim:

Bir çekyat, tuvalet masası, lavabo, bir sandalye, bu kadarcık olması evsahibinin suçuydu. Kalanı Dulcie’ye aitti. Tuvalet masasının üzerinde hazinesi duruyordu. Sadie’nin hediyesi olan yaldızlı bir porselen vazo, bir takvim, , rüya tabiri kitabı ve cam bir tabakta biraz pirinç unu, pembe fiyonkla bağlanmış kiraz şeklinde süsler.

Çatlak aynanın karşısındaysa çerçeve içinde General Kitchener, William Muldoon, Marlborough Düşesi ve Benvenuto Cellini’nin resimleri duruyordu. Karşı duvarda, Roma’lı başlığıyla O’Callahan’ın olduğu bir alçı duvar süsü vardı. Onun yanında da kelebek kovalayan limon rengi bir çocuk reprodüksiyonu vardı. Dulcie’nin sanattan anladığı tüm bunlardı ve kıza dert değildi, kimse izinsiz kopyalar için kızın canını sıkmıyordu, ne de hiçbir sanat eleştirmeni kelebek kovalayan çocuk yüzünden kaşlarını kaldırmıyordu.

Piggy, saat yedide gelecekti. Kız hazırlanırken, biz de dedikodu yapalım.

Dulcie odaya haftada iki dolar ödüyordu. Hafta içinde kahvaltısı on sente çıkıyordu. Giyinirken, gaz ocağında kahve yaptı ve yumurta pişirdi. Pazar sabahları ‘Billy’nin Restaurant’ında yirmibeş sente dana pirzola ve ananas kızartmasıyla krallar gibi kahvaltı yapıyor vee garsona da on sent bahşiş bırakıyordu. New York, insanı savurganlık yapmaya kışkırtan çok şey sunar. Hafta içi yemeğini mağazanın lokantasında öğle yemeğini altmış sente, akşam yemeğini de 1,05 dolara yiyordu. Akşam gazetesi –akşam gazetesi almamış bir New York’lu gösteremezsiniz!- altı sente geliyordu ve Pazar günü iki gazete – bir tanesi biri okumak diğeri iş ilanları için- onlar da on sent eder. Toplam miktar 4.76 dolar, şimdi insanın giysi alması gerekir ve ....

Vazgeçtim. Kumaşlar üzerine yapılan harika pazarlıklar ve iğne iplikle yaratılan mucizeler kulağıma geliyor. Ama kuşkum var. Dulcie'nin hayatına yazılmamış, kutsal, doğal, alın yazısı hükümlerden dolayı kadınların sahip olduğu şu eğlenceleri de ekleyecektim ki kalemim boşu boşuna havada kaldı, Kız, iki kez Coney Island'da lunaparkta atlı karıncaya binmişti. Eğlenceleri saatlerle değil de, yaz aylarıyla hesaplamak yorucu bir iş.

Piggy’ye gelince. Kızlar ona 'domuz' diye ad taktıkları zaman saygın domuz ailesinin üzerine haketmediği bir çamur atılmış oldu. Eski, büyü kitapçığındaki üç harfliler dersleri Piggy'nin biyografisiyle başlar. Şişmandı, fare kadar korkak bir yüreği, yarasa gibi alışkanlıkları ve bir kedinin asaleti vardı. Pahalı takımlar giyiyordu ve açlık konusunda uzmandı. Bir tezgahtar kıza bakarbakmaz, onun çay ve bonbon şekerleri dışında besleyici ne yeyip, yemediği hakkında sizinle yarım saat konuşabilirdi. Mağazaların olduğu yerlerde sinsi sinsi dolanır, tezgahtar kızları akşam yemeğine davet eder. Caddelerde köpeklerini gezdiren erkekler de ona bakarlar.öyle bir tip ki, daha fazla anlatamyacağım, kalemim onu tasvir edecek kadar marangoz değilim.

Yediye on kala Dulcie hazırdı, çatlak aynada kendine baktı ve görüntüsünden memnun kaldı,

Koyu mavi elbisesinde kırışıksız üzerine oturmuştu, siyah, şık tüylü şapkası, biraz kirli eldivenleri -hepsi feragat temsil ediyordu, özellikle yemek yemekten feragat ettiğini- çok yakışmıştı.

Bir an Dulcie güzel olduğu ve hayatın kendisine harika yanlarını göstermek için, esrarengiz peçesini kaldırmak üzere olduğu hariç her şeyi unuttu. Daha önce hiçbir beyefendi onu yemeğe davet etmemişti, şimdi bir anlığına büyük ve parıltılı dünyanın içine girecekti.

Kızlar Piggy’nin 'hovarda' olduğunu söylemişlerdi, müzik eşliğinde fiyakalı bir akşam yemeği bakacak muhteşem giysili hanımlar ve kızların isimlerini söylerken zorlanacakları yemekler olacaktı. Kuşkusuz kızı tekrar yemeğe davet edecekti. Bir vitrinde mavi ipek bir elbise görmüştü -haftada on yerine yirmi sent biriktirirse- bakalım Ah! Bu yıllar alır!- ama 7. caddede ikinci el giysi satan bir mağaza vardı...

Biri kapıyı vurdu, Dulcie kapıyı açtı, ev sahibi yüzünde kendini beğenmiş bir gülümsemeyle orada duruyor ve kaçak gazla pişirilmiş yemeği kokluyordu.

“Bay Wiggins adlı bir bey seni görmeye gelmiş”

Kendisini ciddiye almak zorunda olan bahtsız kişiler Piggy'ye böyle sesleniyorlardı.

Dulcie mendilini almak için tuvalet masasına uzandı ve orada durdu, alt dudağını dişledi, aynada kendisini uzun bir uykudan uyanan bir prenses gibi gördü. Kendisini üzgün, güzel ama kızgın gözlerle seyreden bir başkasını unutmuştu, kızın yaptığı şeyleri onaylayan veya lanetleyen tek kişi, uzun boylu, dobra, yakışıklı melankolik yüzünde üzgün ve insanı azarlar gibi bir bakışla tuvalet masasındaki resim çerçevesinden general Kitchener gözlerini kıza dikmişti.

Dulcie kurulu bir robot gibi pansiyoner kadına döndü

“Ona gelemeyeceğimi söyle, hasta olduğumu veya başka bir şey söyle”

Kapı kapanıp, kilitlendikten sonra Dulcie yatağına atlayıp başını yastığa gömüp on dakika boyunca ağladı. General Kitcehener onun tek dostuydu o Dulcie’nin beyaz atlı prensiydi, adam gizli bir derdi varmış gibi üzgün bakıyordu, muhteşem bıyığı bir rüyaydı, kız, adamın gözlerindeki şefkatli ama kızgın bakıştan biraz korktu. Günün birinde belinde uzun kılıcı çizmelerine şıngırdatarak kapıya gelip onu isteyeceğine dair fantezisi vardı. Bir gün bir oğlan çocuğu sokak lambasının altında şıkırtılar yapınca, generalin geldiğini sanıp pencereye koşmuştu ama kimse yoktu. Generalin Japonya’ya gittiğini ve vahşi Türklerle savaştığını ve yaldızlı çerçevesinden çıkmayacağını biliyordu ama o gece, ona bakmak bile Piggy’i unutturmuştu.

Ağlaması geçtikten sonra, Dulcie ayağa kalktı ve en iyi elbisesini çıkartıp, eski mavi kimonosunu giydi. Yemek yemek istemiyordu. İki dize dua okudu, sonra burnunu ucundaki kırmızı noktayla uzun süre ilgilendi sonra bir sandalye çekip, çekmecesinden eski iskambil destesini çıkartıp kendisine fal baktı.

Yüksek sesle “korkunç, küstah şey, bir daha onunla asla konuşmayacağım, bakmayacağım bile”.

Saat 9'da Dulcie, sandığından küçük bir kutu kraker ile ahududu reçeli çıkarıp bir güzel ziyafet çekti. General Kitchener'e de kraker üzerine sürülmüş reçel ikram etti ama adam kendisine bir sfenksin bir kelebeğe baktığı gibi baktı. - eğer çölde kelebekler varsa-

Dulcie “yemezsen yeme, hem öyle kızgın gözlerle, havalı havalı bakma, sen de haftada altı dolara çalışsaydın bu kadar kendini beğenmiş olur muydun merak ediyorum” dedi.

General Kitchener'e karşı kaba davranması Dulcie için hayra alamet bir şey değildi. Sonra yüzü sert bir şekilde aşağıya bakan Benvenuto Cellini'ye döndü. Ama bu bakışı mazur görebilirdi çünkü kız hep onun VIII. Henry olduğunu sanmıştı ve onu onaylamıyordu.

Dokuz buçukta, Dulcie şifonyerdeki resimlere son kez baktı, lambayı söndürdü ve yatağına yattı. General Kitchener, William Muldoon, Marlborough düşesi ve Benvenuto Cellini'ye iyi geceler bakışıyla bakarak yatmak korkunç bir şeydi. Bu hikayeden bir şey çıkacağı yoktu. Gerisi sonra geldi – Piggy, Dulcie'yi yine akşam yemeğine davet etti ve kız kendisini her zamankinden daha yalnız hissediyordu ve General Kitchener başka şekilde bakıyordu ve sonra...

Daha önce söylediğim gibi rüyamda güzel görünümlü meleklerin yanında durduğumu gördüm ve bir polis beni kanadımdan yakalayıp onlarla birlikte olup olmadığımı sordu.

Ben “onlar kim?” diye sordum.

“Bilmiyor musun? İşçi kızları haftada beş, altı dolara çalıştıran insanlar. Sen de o güruhtan mısın?”

Ben “ölümsüzlüğünüzün üzerine yemin ederim ki, onlardan değilim, ben sadece öksüzler evini ateşe verip, birkaç kuruş için kör bir adamı öldürdüm” dedim.


Orjinal Metin:   O'HENRY - An Unfinished Story

29 Mayıs 2013 Çarşamba

The Age of Stupid (Aptallık Çağı)


 “Cahillik eğitilebilir, sarhoşluk ayıltılabilir ama aptallık kalıcıdır” / Aristo


Bugüne dek iklim değişikliği üzerine bireysel desteklerle yapılmış en etkili bağımsız yapım olan film, acil önlem alınmazsa iklim değişikliğinin yaratabileceği felâketlere dikkat çekiliyor ve gelecek nesillerin içinde yaşadığımız bu çağı nasıl adlandıracağı sorgulanıyor: 21 yüzyıl tarihe, bu felâkete izin veren insanların yaşadığı “Aptallık Çağı” olarak mı geçecek?

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Goethe'nin İlk Aşkı


 "Şu zavallı varlığımızı sürdürmekten başka hedefi olmayan ihtiyaçlarımızı gidermekle uğraşıyoruz, başka bir şey yaptığımız yok. İçimizin rahat ettiği zamanlarda sükunet, tevekküle sığınmaktan ileri geliyor. Böylelikle zindanlarının duvarlarına güzel resimler, iç açıcı manzaralar çizen hapishanelere benziyoruz. Goethe / Genç Werther’in Acıları

Özgür bir ruh, değeri bilinmemiş bir şair, genç bir asi...Johann Wolfgang von Goethe, ve ilk aşkı başkasının kaderi olmak üzere...
Alman edebiyatçı Goethe'nin gençlik yıllarında sanatının başlamasına ilham kaynağı olan aşk hikayesini konu alan film, Alman ve dünya edebiyat tarihinin en önemli isimlerinden biri olarak kabul gören Johann Wolfgang von Goethe'nin genç bir hukuk öğrencisiyken kendisine ilham kaynağı olan aşkını merkeze alıyor. Girdiği hukuk sınavlarından geçemeyen, yüksek mahkemede çalışması için babası tarafından küçük bir kasabaya gönderilmesiyle başlayan ve kalıcı bir iş olarak o küçük kasabada bir hukuk bürosuna girmesiyle devam eden süreçte, yeni çevresinde edebiyata her zamankinden daha çok bağlanan, boş zamanlarını şiir yazarak geçiren Johann, burada sıkı çalışarak amiri Kestner ile arkadaş olur. Johann burada genç, güzel, açık görüşlü Lotte Buff isimli bir kadınla tanışır. Bu kadına tutulur. Kestner'in de Lotte'ye olan ilgisi hepsinin hayatlarını tersyüz edecektir. Lotte'nin ailesi kızlarını kariyeri ve parası olan Kestner'le evlendirmekte kararlıdır. Kestner’in de Lotte’ye olan ilgisi ve düşkünlüğü gençlere ilk aşk acısını da yaşatacaktır...

Alman yönetmen ve senarist Philipp Stölzl'ün yönetmenliğinde yapılan filmin senaryosunu Stölzl'ün yanı sıra Alexander Dydyna ve Christoph Müller kaleme aldı. Almanya'nın en büyük modernist edebiyatçıları arasında gösterilen Johann Wolfgang von Goethe'nin hayatından bir kesiti -ki “Genç Werther’in Acıları” eserine ilham kaynağı olan bu dönemdir- beyazperdeye taşıyan filmin başrollerini Alexander Fehling, Miriam Stein ve Moritz Bleibtreu paylaşıyor.

İzlemek isteyenler için:                                        

 


____________________________________________________________________________________   
Vizyon Tarihi: 16 Eylül 2011
Yapımı : 2010 - Almanya
Tür : Biyografi , Dram Süre: 100 Dak.
Yönetmen : Philipp Stölzl
Oyuncular : Moritz Bleibtreu , Nastia Dekva , Alexander Fehling , Jek Schallert , Miriam Stein
Senaryo : Philipp Stölzl , Alexander Dydyna , Christoph Müller Yapımcı : Michael Herbig , Marco Kreuzpaintner

17 Mayıs 2013 Cuma

Franz Kafka - Zorbalığın Yarattığı Yazar



“Kendimden başka hiçbir eksiğim yok” diyordu yirminci yüzyıl dünya edebiyatının en önemli yazın adamı Franz Kafka. Kırk bir yıllık yaşamı boyunca aile, iş ve toplum yaşamında hep eksikti o. Annesine, babasına karşı evlat olarak, bürokratik bir devlet ve toplum yapılanmasına karşı birey olarak eksikti. Yazdığı eserlerinde hep bu sözünü ettiği eksiklik, zayıflık yönlendirmişti onu. Bu eksiklikleri olmasaydı büyük bir olasılıkla Franz Kafka’dan da, eserlerinden de yoksun olacaktık bugün.

Yirminci yüzyılın sadece ilk çeyreğini yaşamış olan Kafka’nın eserleri çağımızı anlamada bizlere hala sonsuz ışığıyla yol gösteriyorsa eğer, bu yirminci ve yirmi birinci yüzyılı Kafkasız anlamamızın eksiz kalacağının biricik kanıtıdır. Öyleyse yaşadığımız dünyayı anlamak için Kafka’yı, Kafka’yı anlamak için de onun eserlerini ve yaşamını incelemek gerekiyor.

“Yaşam, daha başında kaybedilmiş bir savaştır.” diyecek olan Franz’ın yenilgisi 1883 yılının 3 Temmuzunda Prag’da başladı. Kafka’nın soyunun gerçek soyadı Kavka’ydı ve Franz da imzalarının çoğunu Kavka olarak atardı. Kavka , Çekçede alakarga cinsinden bir kuşun adıdır. Prag’da oldukça çok bulunan kavkalara bazen kutsal bir simge olarak bakılırken kimi zaman da sürüler halinde uçmalarından dolayı savaş habercisi olarak bakılmıştır. Kafka, soyadının taşıdığı bu zıtlığı yaşamı boyunca hep yaşayacaktır. Bu zıtlığın kökeninde ise, Kafka üzerine inceleme yapmış pek çok araştırmacının değindiği üzere, babasının otoriter davranışları yatmaktadır. Babası, Franz’ın dostlarını ve nişanlılarını sürekli eleştirir. Franz, babasını anlatırken sert bir dil kullanır ancak kinden uzaktır anlattıkları. Kin ile suçluluk duygusu koşut ilerler yaşamında ve eserlerinde. Zaman zaman babasının sevgi gösterdiği anları gözleri yaşararak anlatacaktır. Ne başkaldırır babasına, ne boyun eğer ne de sevgi taşır içinde ona karşı. Evde ve işyerinde, Hermann Kafka herkesi ezen zorbanın tekidir. Her fırsatta herkese bağıran, herkesi susturan, Franz’ı bir balık gibi parçalayacağını söyleyen, yanında çalışan hasta bir tezgahtarı için: “Gebersin Köpek!” diyen bu baba karşısında eli kolu bağlıdır. Babasının işçilerinin burnundan getirmesine inat oğul Kafka, iş kazalarına karşı bir sigorta kurumunda memur olacaktır. Aile yaşamına karşı duyduğu tiksinti o boyuttadır ki ‘Hepiniz bana yabancısınız’ der annesine. ‘Yalnızca bir kan bağı var, ama o da kendini duyumsatmıyor. Bundan da nefret ediyorum; evde annemle babamın yattıkları yatağın kullanılmış çarşaflarını, dikkatle yerleştirilmiş gömleklerin görünüşü, beni kusturacak kadar bunaltabilir, içimi altüst edebilir.’ diyordu.

Kafka’nın Dava adlı romanında yer alan tutuklama görevlileri, yargıç, avukat, amca Max, rahip vb… hep birer baba figürünün yansımaları olarak okunabilir. Dava’nın final bölümünde K. çukura yatırılmış idamını beklerken aklından bir takım düşünceler geçirir. Bir yardım beklemektedir ve yargıcı geçirir aklından: ‘Neredeydi o bir türlü yanına yaklaşamadığı yargıç?’ Franz da yaşamı boyunca babasının yanına yaklaşamamıştır. ‘Dönüşüm’ de romanın kahramanı Gregor Samsa ise üç durumla hesaplaşır: Baba otoritesiyle, duygusal yaşamın yok olmasıyla ve ekonomik sömürüyle. ‘Dönüşüm’de babasının işlerinin bozulmasıyla (Kafka’nın babasının yaşamı boyunca işlerini ailesinin önüne koyduğunu ve çalışanlarını ezdiğini göz önünde bulundurursak bu iflas, Kafka’nın önemli bir fantezisi olarak değerlendirilebilir) yıkılan ailenin tek umudu çalışmakta olan Gregor Samsa’nın bir sabah uyandığında dev bir böcek olmasıyla başlayan aile içindeki sorunlara ve aile bireyleri önündeki aşağılanma ve tiksinti duyguları arasında ortaya çıkan bir varoluş sorununa değinilir. Gregor’un ulaştığı nihai özgürlük aile fertleri tarafından bir süpürge ve bir faraş yardımıyla atılmak olur, tıpkı Dava’da Josef K.’nın öldürülerek kurtuluşa kavuşması gibi. Ölüm Kafka’nın en önemli sığınağı olarak, yaşam kafesinden kurtulmasının gereğidir.

Kafka: ‘Av köpekleri henüz avluda oynuyorlar; ama avları daha şimdiden ormanın içinde ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, ellerinden kaçamayacaklar.” Bu özdeyişiyle insanoğlunun bir av olarak kaçınılmaz kaderine dikkat çeker. Aynı zamanda kendisinin zayıflığına ve ruhsal bakımdan güçsüzlüğüne de işaret eder. Kafka zayıflığı hakkında şunları yazar:

“Bildiğim kadarıyla, yaşam için gerekli koşulların hiçbirini beraberimde getirmiş değildim, yalnızca insana özgü genel zayıflığın taşıyıcısıydım. Bu zayıflık sayesinde -bu anlamda sözünü ettiğim zayıflık, çok büyük bir güçtür- yaşadığım dönemin bana zaten çok yakın olan, savaşmak değil belli ölçüde temsil olmak hakkına sahip bulunduğum olumsuz yanını olanca gücümle özümsedim.” (Fischer,1998, 15)

Kafka’nın Dava’sı Neydi?

Kafka, tüm eserlerinde baş kahramanlarına bu zayıflık, itilmişlik, güçsüzlük, çaresizlik vs. gibi psikolojik durumları giydirir. Kafka’nın karakterleri, felsefi ve psikolojik bir tartışmanın aktörleridirler. Kafka yine bir özdeyişinde “Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.” diyerek insanoğlunun içine doğduğu toplumun tüm kurumlarıyla birlikte bireyi nasıl esirleştirdiğini vurgular. Şato adlı romanında kendini kabul ettirebilmek için kafese girmek için rıza gösterir baş kahraman K. Onun için yaşam, sorumluluklar yumağı içinde ve bireylerin özgürlük yanılsamaları ile avunduğu kocaman kafesten başka bir şey değildir. Aslında bu özdeyişi ‘Dava’nın da diğer tüm eserlerinin de ana düşüncesini oluşturur. ‘Dava’da, insanlarıyla, işyeriyle, mahkemesiyle, akrabalarıyla, diniyle ve memurlarıyla bireyin çevresini kaplamış olan toplum otoritesi adeta avını aramaya çıkmış kafesi andırır. Kafka, kendinden on yıllar sonra Jean Paul Sartre’ın söylediği ve varoluşçuluğun sloganı olan ‘Başkaları Cehennemdir’ düşüncesini tüm eserlerinde olduğu gibi ‘Dava’da da daha 1914-1915 yıllarında işlemiştir. Dava’nın yazıldığı dönemde dünyanın bir çok ülkesi, başka ülkeleri avlamaya çıkmış kafes gibidir ve Kafka, ölümünden hemen sonra ortaya çıkacak Hitler’in, Mussolini’nin ve Stalin’in dünyayı kafesleme emellerini görmüş gibidir.

Hepimiz gibi Kafka için de toplumsal otorite ailede başlar. Birey zaten bu yönüyle kafesin içine doğar ve kafesten kaçtığını sandığı her an bir başka kafes onu çevreler. ‘Dava’nın kahramanı K. tutuklandığını öğrenir. Başlangıçta tutuklanma nedenini merak etse de bu saçmalığı merak etmeyi anlamsız bulur. Ancak tüm yaşamı da davasına odaklanır. Artık yaşamının geriye kalan bir yılında her şeyi bu davadır. Gerçekte, K.’nın tutuklandığını öğrenmesi, zaten toplum içinde tutuklu olmuş olmasının farkına varmasından başka bir şey de değildir. Bundan sonra yaşayacakları, tutuklanma öncesinde yaşayacaklarından çok da farklı değildir. Tek farkı ise K.’nın içine kapatıldığı kafesin farkına varmış olması ve onun dışına çıkabilme çabasıdır. K. dışındaki hiç kimse de bunun farkına varmaz ve bu dava onlara anlamsız gelmez. Farkına varmamak onları huzurlu kılarken farkındalık, K.’nın mutsuzluğunu belirler. Herkesin K.nın davasını biliyor olması, herkesin bir davası olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca herkesin onun davasından haberdar olması, ki bu onlara iktidar da sağlar, K’nın çevrelenmişliğinin bir dışavurumudur. Suçlanan, tutuklanan ve özgürlüğü elinden alınan biri olarak K. davalıdır. Suçlayan, tutuklayan olarak davacı ise toplumdur. Rahip K.ya davanın yapısı hakkında bir bilgi vererek varoluşçuluğa gönderme yapar: “Mahkeme senden bir şey istemiyor ki! Geldiğin zaman niye geldin demiyor, gitmek istedin mi, koyveriyor gidiyorsun.” Bu yaşama ilişkin bir bilgidir. Yaşamda kendi varoluşumuzu kendimiz belirleme hakkına sahibizdir ancak sonuçlarına katlanmak şartıyla. Örneğin işe gitmeme hakkı bizde saklıdır ama buna karşılık verilecek ceza bizim dışımızdadır. Aynı durum din için de geçerlidir. İnanıp inanmama özgürlüğüne sahibizdir eğer cehennemi göze alabiliyorsak, cezası bizim dışımızda örgütlenir. K’nın davası da aynı sorunu içinde barındırır. K. kendini savunma hakkına sahiptir, bunun için Amcası Max aracılığıyla bir avukat da tutar. Böylece K. amcasının ısrarı ve avukat yoluyla toplumun istemlerine boyun eğdirilecektir. Ancak K. kendi varoluşunu kendisi belirlemek ister ve avukattan vekaletini alır, kendini savunma ihtiyacı duymaz. K. kararını vermiştir ve sonuçlarına da katlanacaktır. K.’nın sonu toplum kurbanı olmaktır. O toplum ki kurumlarıyla, baskısıyla, bürokrasisiyle bireyi kafesin içine alır. Bireyden beklenen tek rol zayıflıktır. Ünlü Kafka çözümlemecisi Ernest Fischer, bürokrasi üzerine Kafka’dan şunları aktarır:

”Bürokrat için insanca ilişkiler değil, yalnızca nesne ilişkileri vardır. İnsan evraka dönüşür. Evraka verilen sayı ile belirgin kılınan, ölmüş bir varlık olarak evrakın akışına girer. Bu varlık şahsen çağrıldığı zaman bile bir kişi değil, yalnızca ‘olay’dır. ‘Konu’ ile ilgili olmayan ne varsa akıp gitmiştir. Resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar. Sigara içmek kesinlikle yasaktır. Bu yasağın kapsamına soluk almak da girer. Buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı olması istenen bir şeydir. Her türlü ümit uçup gider. Kapıdan kapıya gönderilen kişiye suçluluk duygusu aşılanır. Buraya giren, yalnızca bir vizite kağıdı ya da pasaportunun uzatılmasını istese bile kendini suçlu duyumsar. En iyi olasılıkla bir dilek sahibidir, aslında ise suçludur.”(Fischer,1998,33)
___________________________________________________________________________________

KAYNAKÇA
– Fischer, Ernst(1998) Kafka. Çev. Ahmet Cemal, İstanbul:Kavram Yayınları
– Kafka, Franz(1983) Günce. Çev. Mazhar Candan, İstanbul:İmge
– Kafka, Franz(1997) Dava. Çev. Kâmuran Şipal. İstanbul:Cem Yayınevi
– Kafka, Franz(2000) Aforizmalar. Çev. Esendal Kuzucu. Ankara:Sis Yayıncılık
___________________________________________________________________________________ 




KAYNAKLAR

students.itu.edu.tr
Franz Kafka DÖNÜŞÜM İlya
Yayınları

Zafer Altuğ
Kafka Hikayeleri Cem Yayınları