21 Haziran 2012 Perşembe




Aşıksan vur saza
, Asiysen bass gitara



Gitar tutkusu  masraflı bir iş bunun farkındayım, farkındasınız. Herkes bu alana para yatıracak kadar kazanç sahibi olmayabilir. ben şansı, fırsatı ve böyle bir lüks mü demeli artık bilimiyorum olanlaradır lafım. Hayat müziklerle, notalarla güzel. Birde yalnızsan oho deyme keyfine. Yalnızın gıdasıdır müzik. Diyeceksiniz ki; ruhun gıdası değilmiydi ki o söz. Hayır! yalan. Doğrusu benim dediğim siz bana inanın babalar.:) Ama, Ah ötek'im tatlı şaşkınım. Gel sen inanma benim her sözüme. Kelin merhemi olsa sürmez mi? demiş Düzağaç Feridun:) Nediyordum evet, bende dahi bir gitar var. Çalamıyorum ama tıngırdatıyorum arada. Hatta şarkı yazıyorum mesela; buralarda yaz günü küresel ısınma var canım, eriyor buzullar çabuk gel eriyene kadar seni bekleyemem diye yılın hiti olur da neyse..

Daha çok yazacak satır var kafamda ama burada tatlı kıvamında noktalamak istiyorum. Gitmeden önce bu aralar yazılarımda huy sahibi edindiğim, konu ile alakalı video paylaşımımı yaparak gidiyorum.

Elektro Gitar yapılışı:





Akustik gitar nasıl yapılır
:



Elektro Gitar Nasıl Çalışır:


14 Haziran 2012 Perşembe



Tarihi Değiştiren Kadınlar
Dünyada insan sıfatını taşıyan, canlı sınıfında yer edinmiş bilindiği gibi iki tür var. Biri kadın diğeri erkek. Bu gerçeğin başka seçeneği yok. Bilimsel ve dinsel olarak. Bu yüzden İnsanoğlu yaratılıştan yani Adem ve Havva'dan bu yana, bu iki ilişki düzeni üzerinde belli bir toplam sonucu beraber elde etmiştir. Bu sonuç şu anki dünya düzenini ve nüfusunun geldiği yerdir. Doğal olarak da eğer tarih yazılıyorsa, bu gelişim süreci içerisinde, değişimleri ile beraber ilerlemiştir. Değişimi sağlayan insan toplulukları erkek ve kadından ibaret olduğuna göre, iki faktörde pay sahibi bu konuda. Nasıl erkeklerin ismi varsa bu süreçlerde, kadınında azımsanmayacak, hatta eşit dengeye aday bir ağırlığı mevcut. Kadınlar acayip varlıklar. Onlarsız bir düzen ve egemenlik harbiden düşünülemez. Hiçlik kavramını, onlarsız yaşamakla çok iyi anlayabiliriz ve tabiki bu düzenin baş mimari Tanrıdan sonra, dünyevi yaratıcısı ve meleği anneler! Tarihi değiştiren kadınların isimlerinden birazdan bahsedeceğim ama, her bireyin özel kendine has tarihini değiştiren bir kadın varsa o da Annesidir!

Evet, Kimilerine göre tarihi erkekler yapar. Bu doğru bile olsa derler ki erkekler o tarihi kadınlar için yapar!
Fakat tarihi yapan kadınlar da vardır. Belki ön safta gözükenlerin sayısı azdır fakat onlar olmasa bambaşka bir dünyada yaşardık.
Kadınla güzellik ayrılmaz bir tamlama o nedenle bugün konumuz ‘tarihi değiştiren güzel kadınlar’. Fakat bu demek odeğildir ki çok güzel olmayan ama başka nitelikleri olan tarih değiştiren kadınlar yoktur. Mesela, güzel sayılmasa da dünya tarihini derinden etkileyen ve Kanuni Sultan Süleyman’ın çağdaşı sayılabilecek İngiliz kraliçesi 1. Elizabeth
Fakat gelin biz bu kez güzelliğiyle tarihi değiştiren kadınları konu alalım. Tarihe yön vermeyi sadece güzelliklerine değil zekalarına da borçlu olsalar bile... Şimdi bu hususda, tarihde iz bırakabilmiş sayısız kadınların bazılarını, alanında ve konuda örnek teşkil etmesi bakımından öne çıkan isimlerden bahsedeceğim:


Sappho M.Ö 570 Tarihin ilk kadın edebiyatçısı, Afrodit'in rahibelerinden biriydi. Yazdığı coşkulu ve cesur lirik şiirler nesiller boyunca yaşadı ve günümüze kadar geldi.




Cleopatra - M.Ö 69 -30 Mısır'ın son hükümranı, dönemin en güçlü iki ismi Sezar ve Marc Antony ile beraberliği sayesinde ülkesinin varlığını korumasını sağladı, güzelliği bugün bile dillerden düşmüyor.







Mecdelli Meryem M.Ö 4 - M.S 40 Hristiyanlığı getiren peygamber İsa ondan ‘yoldaş’ım diye bahsetti ve Hristiyanlığın yayılmasında çok önemli rol aldı.





Hürrem Sultan Ukrayna'ya yapılan akınlardan sonra İstanbul'a getirilerek saraya alınan Anastasia'nın adı Hürrem olarak değiştirildi. Kanuni'ye 5 evlat veren Hürrem Sultan tarihe geçti.




Elizabeth I 1533-1603 İngiltere’nin ‘Altın Saçlı Kraliçesi’ ülkeyi yokolmanın eşiğinden kurtardı ve bir dünya impratorluğu haline getiren ilk adımların atılmasında büyük rol oynadı.





Florence Nightingale 1820-1910 Savaş zamanı yaralı askerleri tedavi etmek için gece gündüz çalıştı ve modern hemşireliği kurdu





Susan B.Anthony 1820-1906 Köleleğin ortadan kalkması ve kadınlara oy hakkı verilmesi için yoğun uğraşlar verdi







Marie Curie 1867-1934 Radyasyon üstünde yaptığı çalışmalarla Nobel Ödülünü kazanan ilk kadın bilimci







Helena Rubinstein 1870-1965 Kozmetik kavramını bulan ve bir servet sahibi olan Polonyalı girişimci.






Helen Keller 1880-1968 Bebeklik yıllarında görme konuşma ve duyma yeteneğini kaybetmesine rağmen aldığı eğitim ile özürlülere yardım edecek bir çok yayın çıkaran pedagog






Rosa Parks 1913-2005 1930'larda beyaz ve siyahlar otobüslerde farklı koltuklarda oturuyordu. Alabama´da beyaz bir adam Parks´tan kendisine yer vermesini istedi. Kendine ayrılan bölümde oturan Parks yer vermeye direndi ve bunun sonucu tutuklandı. Bu olay Amerika'da siyahi direnişin milatlarından biri olarak kabul ediliyor





Indira Gandhi 1917-1984 Hindistan'ın ilk kadın başbakanı, ülkesini en zor zamanlarında dağılmaktan kurtardı. Buna rağmen 1984´te Sih koruması tarafından suikaste kurban gitti.






Marilyn Monroe 1926-1962 Seksilik kavramını sinemaya taşıyan en güzel sarışın







Anne Frank 1929-1945 13 yaşında yazdığı günlüklerle Nazi zulmünü tüm dünyaya duyurdu






Dian Fossey 1932-1988 Hayatının çoğunu Afrika'da vahşi gorillerle yaşayarak geçiren zoolog ve çevrebilimci... Fossey soyu tükenmekte olan birçok hayvanın korunması çalışmalarına öncülük etti






Billie Jean King 1943- Tarihin en önemli kadın atletlerinden biri olan Billie Jean, kadın sporcuların eşit haklarda yarışabilmesi için savaştı. Yirmisi Wimbledon`dan olmak üzere 67 madalya kazandı.






Madonna 1958 – Tüm zamanların en başarılı kadın pop sanatçısı. Müziğin 'aykırı kraliçesi' 1980`lerden itibaren pop kültürüne damgasını vurdu




Bu arada bu konu ile ilgili Ali Çime'nin "Tarihi Değiştiren Kadınlar" adlı kitabından da ilgisi olanlar için Tanıtım yazısıyla birlikte bahsetmek istiyorum:
Geçmişe baktığımızda, erkek egemen bir seyrüseferin hüküm sürdüğünü görürüz. Kılıç kuşanıp fetih yapan, çağ açıp çağ kapatan, yaptığı bir konuşma ya da aldığı kararla kitleleri coşturan, atomu parçalayarak insanoğluna sınırsız enerjinin kapılarını açan, bazen kabul etmek istemesek de, çoğunlukla erkekler olmuştur. Peki bu, tarihin beyaz perdesinde hep erkeklerin başrol oynadığı anlamına mı gelir? Ne yani, kadınlara düşen rol, her zaman 'en iyi yardımcı oyuncu' rolü oynamak mıdır? Tabii ki hayır. Yüzyılların üzerine oturduğu mayınlı tarih tarlasından sıyrılıp çıkan öyle kadınlar olmuştur ki, teşbihte hata olmaz, o çok 'bilindik' erkekler, bu kadınların azametlerinin gölgesinde bile terlemeden edememiştir! '

Gazeteci yazar Ali Çimen 'Tarihi Değiştirenler' dizisinin son kitabı Tarihi Değiştiren Kadınlar'a böyle başlıyor ve 30 ünlü kadını sayfalarında konuk ediyor. Bu 30 kadın arasında Mısır İmparatoriçesi Cleopatra, ünlü kadın casus Mata Hari, Nobelli Madam Curie, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir dönemine damgasını vurmuş 'iktidar avcısı' Hürrem Sultan gibi isimler de var; insanlığın özgürlüğe giden yolda devrim niteliğinde adımlar atmasını sağlayan siyahi kadın eylemci Rosa Parks ve Tom Amca'nın Kulübesi isimli romanıyla Amerika'daki kölelik kurumuna kalemiyle savaş açan Harriet Beecher Stowe da.

Bir fabrika işçisiyken kendisini uzayda bulan Tereşkova ve okyanusları aşan havacılık sevdasıyla hayatını uçmaya adayan Amelia Earhart da yüksek tempolu hikâyeleriyle listede yerlerini alıyor.

Kitabın önemli bir bölümü de iktidar peşinde koşan kadınlara ayrılmış: Pakistan'ın ve aynı zamanda İslam coğrafyasının ilk kadın Başbakanı Benazir Butto; düşman kardeşi Hindistan'da yine ailece ülke siyasetine damga vurmuş, ülkesinin ilk Başbakanı İndira Gandi; Fransa'ya 40 yıl boyunca hükmeden İtalyan Catherine de Medici; Rusya'yı çağının en güçlü ülkelerinden biri yapan Alman kökenli Katerina; İngiltere'den Kraliçe Elizabeth, Kraliçe Victoria ve onların bıraktığı yerden bayrağı devralarak İngiltere'yi bir küresel aktöre dönüştüren 'Demir Lady' Margaret Thatcher.

İktidarda olan kadınların yanı sıra iktidarda olan erkeklerin yanındaki ihtiraslı kadınlara da şahitlik ediyor tarih ve dolayısıyla kitap da. Komünist Çin'in en korkulan simalarından biri olan Jian Qinq ya da daha çok bilinen ismiyle Bayan Mao; oğlunu padişah yapmak için bir diğer oğlunu kurban eden Kösem Sultan ve Arjantin Devlet Başkanı Juan Peron'u efsaneye dönüştürme yolunda kendisi bir efsane olan Eva Peron.

Kitap ayrıca, bol görsel malzemesi, Hürrem ile Kanuni arasında gelip giden aşk mektuplarından satırlar, Simone de Beauvoir ve Jean Paul Sartre'ın ölümsüz aşkı ve bu 30 kadının gündelik hayatlarına ilişkin daha birçok ayrıntılı ile adeta kahramanlarını ete kemiğe büründürüyor.

I. Elizabeth İspanyol hanedanına karşı Osmanlı'nın himayesindeydi. Sultan III. Murad 'Siz dahi südde-i sa'adetime ita'at ve inkıyada sabit-kadem olup, ol caniblerde vakıf ve muttali olduğunuz ahbarı arz ve ila'm etmekden hali olmıyasız' diyordu Kraliçe'ye. Buna karşılık o da III. Murad'ın annesi Nurbanu Sultan ve eşi Safiye Sultan'a hediyeler gönderiyordu.

Jeanne d'Arc Orleans'ta başına geçtiği Fransız ordusu ile İngilizleri hezimete uğrattığında henüz 17 yaşındaydı.

Kösem Sultan torunu IV. Mehmet'i tahta geçirmek için oğlu I. İbrahim'i gözünü kırpmadan katlettirdi. Ancak daha sonra IV. Mehmet için de sinsi planlar yaptığını sezen Turhan Sultan, kayınvalidesi için Başlala Uzun Süleyman Ağa'ya kısa ve net bir emir verdi: 'Kösem'i canlı görmek istemiyorum! '

Osmanlı sultanlarına Rusya namıma kök söktüren, ülkesini kısa zamanda modernleştiren Büyük Katerina aslen Almandı.

Feminist düşünür Simone de Beauvoir hayatı boyunca bir adamı aşkla sevdi: Jean Paul Sartre

Çin Kültür Devrimi'nin silahlı gücü Kızıl Muhafızlar'ı kuran Mao değil, eşi Jiang Qing idi.

1981'de Altın Mabed'i ele geçiren Sihleri acımasızca bastıran İndira Gandhi bir şeyin farkında değildi: Yakın korumalarından ikisi Sihti ve onu ortadan kaldırmaya niyet etmişlerdi.

Arjantin'in efsane First Lady'si hayatını kaybettiğinde 33 Eva Peron'un naaşı ülkesine eşi Hugo'nun kendisinden sonra evlendiği Isabel Peron tarafından getirildi.

Son olarak bu konu ile ilgili araştırma yaparken dikkatimi çeken bir belgesel hakkında, yine ilginizi çeker umudu ile paylaşarak, ilgili videoyu da sizlere sunuyorum:
Amerika'nın tarihini değiştiren cesur kadın Rosa Parks
SESSİZ GÜÇ HAREKETE GEÇTİ...
1 Aralık 1955

Alabama Montgomery'de Rosa Parks isimli siyah bir kadın, eyaletin ırk ayrımı kanunlarına aykırı davranarak otobüste yerini bir beyaza vermediği için hapsedilmiş ve ortalık karışmıştı. Kendi halinde bir kadın olan Parks'ın o zamanlar için alışılmamış bir şey olan bu cesareti, Amerika'daki medeni haklar tarihinin baştan yazılmasını sağlayacaktı...

Amerika'daki ırk ayrımcılığının ipini çeken kadın Rosa Parks'ın hikayesini Tarihi Değiştirenler Serisi'nin TARİHİ DEĞİŞTİREN KADINLAR başlıklı kitabında okuyabilirsiniz.



Kaynaklar:
haberdesin.com/haber/kadin/
Sosyal Haber Siteleri

12 Haziran 2012 Salı



Ölüm Korkusunun Kokusu

Ölümler çıplak gelir demiş Düş Sokağının en sakin yalnızları. Dünya'ya da çıplak geldik, ölümüde çıplak mı karşılamak gerekir demeyin. Soyut olarak çıplak alır götürür seni. Üzerin kat kat hint kumaşıyla sarılsada, ölümler çıplak gelir sen anlamasanda. Zaten anlamaya gerek yok! Çözmeye çalışmana da hiç lüzum yok! Sonucu belli olan bir şey için çabalar ne boş emektir. Değişmeyenin sadece değişim olduğunu bilen insanlar, değişiminde değiştiremeyeceği tek gerçek" ölüm"dür bunuda bilmek gerek. Bu konuda bu aralar hassaslaştım galiba. Burada içimdeki yoğunluk sebebiyle dile getirmek istediklerimi tam anlamıyla yansıtamıyor olabilirm; Ama bu satırlarla ilişkili bu konuya beynimde yer sattığım aşikar. Neyse bu kaygı genellikle belli bir yaşanmışlıkların sonucu olarak, hayatın genel evresini geride bırakmış insanlarda o dönem içerisinde canlanmış oluyor. Özellikle gençlik döneminde bu kaygıdan uzak bir hallenme ile yaşama kendimizi salmamız, bizim ilerleyen yıllarda bu korkuyu yılnmış acı şarap misali ertelenmiş kaygı-korku haznemizde bekletip, o dönemlerden biriktirmemize neden olarak yaşamımızın belli evresinde karşımıza koklata koklata koyuyor..

Ölümün kavramsal, bilimsel bir çok açıklaması var elbet; Ama konu yaşama son verilmesi durumu olunca onlarında pek bir önemi kalmıyor gibi geliyor bana. Sadece bir gerçek var ve bu gerçek açıklaması gerekiyorsa şudur olaydır. Yıllarca ölümsüzlük konusu açılır bilim dünyasında. Klonlama, ölü hücreyi yeniden canlandırma, uzun ömür sağlayıcı ilaçlar vs. Ama hiç bir zaman ölümsüzlüğe santim dahi yaklaşılamadı. Yaklaşılamazda heralde. Bunları geçtim ölümsüz olduğumuzu düşünün nereye kadar? 100, 150, 200 hoba yazarken dahi karamsarlık sarıyor parmaklarımı. Hadi diyelim yaşadık, yaşıyoruz dünya o kadar güzel bir yermi ki asırlar boyu vakit geçirelim. Ben bu yirmili yaşlarımda, yaptıklarım ve yapacaklarımdan haz almıyor ve boşuna uğraş verdiğimi hissederken, bunun üzerine bir de ölümsüz olduğumuzu düşünüyorum ve kusasım geliyor. Böyle hissetmemin nedenlerinden bir kaçı ise yaşadığımız dünya da herşey tükeniyor. Kaynaklari hammaddeler vs. Herkes her konuda fikir sahibi. İlk çağda herkes felsefesini dahi yapmış bu işlerin. Şimdi yaşadıklarımızın ve kavgalarımızın bir çoğu ilk milatlarda da yaşanmış. "Tarih tekerrürden ibarettir" lafı harbidir, hep insanoğlu kendini tekrarlıyor gibi. Bakmayın teknolojiye, bir üst model çıkan telfonlara, arabalara. Onlar ayrı. Onlar aynı istikamette dönüp dolaşan bir geminin rüzgara karşı oyalayıcı manevraları gibi görüyorum. Betimlemelerim biraz ağır ve açıklayıcı dışı olabilir; Ama betimlemelerde bırakalım özgün olsun dimi ama. Yine laf lafı açar mevzusuna takıldık. Anlatıkça susuyası geliyor insanın. Ne diyorduk ha, an itibariyle tanımadığım sayın blog yazarı sana ölümsüz olmak istediğimizi kim söyeldi yahu diyordunuz galiba ya da öyle olabilme ihtimalini sevmişimdir ben yine. Harbiden lan! kim bana bahsetti ki bundan diyebilirim; lakin içimden de hadi len kim öyle bir şansı olupta bunca karamsarlığına rağmen ölümsüz olmak istemez ki derim. Bir kere doğasında var canlıların. Biz yaptıklarımızı, günahlarımızı ya da her ne ise nasıl olsa öleceğiz, ne gereği var diyerek mi yapıyoruz hey ahali? elbette nayır nermin. İnsanoğlunu açgözlülüğü "istisnayiler" dışında varlığının en önemli kanıtıdır. Bana felsefe yaptırmayın şimdi yazımın göbeğinde. Yapan bloggerlar var gidin onları okuyun bi zahmet sayın okuyanistler. Anlattığım kadarıyla böyle, anlayabileceğiniz kadarıylada alakalı olaraktan tabikide.

Artık iyisiyle, kötüsüyle bir sonuca bağlamak istiyorum, ama daha bir kaç konuya değinmeden terketmek istemiyorum burayı şöyle ki: Gençlikle bağdaştırırken ölüm kaygısını o dönemimizde, bu ölüm kokusunu burnumuza çekmememizin birçok durumu var. Bu Tanrı'nın sistemide olabilir. Şöyle bir düşünürsek, Tanrı işlediği mekanizmanın zaman ayarı ile birlikte çalıştırdığı düzenek, başlarda sağlıklı çalışması ve hiç teklememesi gibi; Ama çalıştıkça, yoruldukça yavaşlaması ve sona yaklaştım mı endişesi. Her şeyin matematiği var mıdır? Neyse ne diyordum işte gençlikte aklımızda tabiri caiz ise, kavak yellerinin yellenmesi bu kaygıdan uzaklaştırıyor. Durumu başka bir durum devir alıyor. Yani oyalanmalar, oyalayanlar, karmaşa ve karışıklıklar, kimlikleri arayışlarda falanda filanlar. Hadi örnek dahi vermek gerekirse: Kaç hatun tavlarım ya da kaç erkek, kaç defa seks yaparım, şu sınavdan geçersem şu olur, kalırsam biterim, kariyer yapmalıyım, para kazanmalıyım, güçlü olmalıyım, acımamalıyım, yenmeliyim, kazanmalıyım ve bir çok dönemi oyalayan sorular, ugraşlar.. Haytımız bu kelimeleri nasıl? uygularım, yaparım ederimlerle geçmiyor mu? ilkçağda birileri harfi buldu sonra birileri yazıyı, daha sonra birileri de kelimeler oluşturdu, Tanrı beyin ve zekayı zaten sunmuş büyük bir cömertlikle. Hepsinin harmanlaması ve küçük kelimelerle, büyük ugraşlar, işler çıkıyor. Ömürde bunlar içinde büyük bir ölçüde kayboluyor. Bunların başlanğıcında kaygı duymamızın nedeni ise "bilinmezlik" evet belkide tek ahantar bu kelimedir. Bilinmezlik! yaşamımızdaki eylemlerin kaygıya dönüşmesinin etkeni. Yapacağımız ya da yapmak zorunda olduğumuz herhangi bir eylemin sonucunu kesin olarak değiştirilemeyecek durumda olduğunu bilsek, o eylemin öncesi veya sonrası için hiçbir kaygıya yer vermeyiz aklımızın en ucra köşelerinde.

Konuyu burda sonlandırmak istiyorum. Yoksa daha ve daha uzar gider gibi geliyor. Konu derin bir konu idi. Bahsedilecek çok işlev var ama sohbet havasında içimdekilerimi paylaştığımı düşünüyorum. Bu yüzden favori cümlelerden sürçü lisan ettiysek affola diyor ve yavaştan uzaklaşıyorum gözlerinizden.

Tamamen kaybolmadan önce, ölüm konusuyla ilgili benim satırlarımda dile getirdiğim düşünsel öngörülerime burun kıvıranlar için, daha bilimsel ve farklı blog yazılarının linklerini vermek istiyorum:

http://blog.milliyet.com.tr/olum-korkusu--olum-endisesi

http://blog.milliyet.com.tr/olum-korkusu


http://blog.milliyet.com.tr/yaslanma-ve-olum-korkusu

http://blog.milliyet.com.tr/olum-korkusu---dinin-kaynagi

Perdenin kapanışını, yazımın girişine konuk olan Düş Sokağının Sakinleri ile "Ölümler Çıplak Gelir" parçasıyla yapalım ve diyelim ki:

Ölümler çıplak gelir
Geceyi indirir yavaşça gözlerine
Senden çıkmak kolay değil
Beterdir hayat acılar çekenlere

24 Mayıs 2012 Perşembe



Karika(kül)tür

Evet karikatürün mizah, eğlence ve düşündürücü unsurları bir yana, başlı başına bir kültür ürünüdür kendi içinde. Bende bunu özellikle genç kuşak arasında popüler olan kültürün dünya ve ülkemizde işlevi hakkında kalıplaşmış bilgileri blogumda gün ışığına salacağım.

Karikatür, ele aldığı konuları komik veya iğneleyici olması için abartan ve çarpıtan resim türüdür. Edebiyatta abartılı ve çarpıtıcı betimlemelerin, aynı amaca yönelik olarak kullanılması. Basında karikatürler sosyal ve siyasi eleştiri yapmak için sıklıkla kullanılır. Ayrıca tüm dünyada bu amaçla düzenli olarak yayımlanan dergi ve gazeteler mevcuttur. Tüm bunların yanında farklı amaçlar için de karikatürler bulunmaktadır.

Karikatür ismi, İtalyanca yüklemek veya sorumlu tutmak anlamına gelen caricare- sözcüğünden türemiş olup, ilk defa İngiliz doktor Sir Thomas Browne'un 1716 yılında yayımladığı Christian Morals adlı kitapta geçmiştir. Bu bağlamda, karikatür anlam yüklenmiş resim anlamına gelmektedir. Karikatür öğretmeni Sam Viviano'ya göre bu, gerçek yaşamdaki insanların tarifi olup, kurgusal insanların yeniden üretimleri değildir. Yine kimi çevrelerce karikatürist olarak kabul edilen ve aynı zamanda birçok çizgi filme de imza atan Walt Disney, yaptığı en zor şeyin, insan gibi davranacak bir hayvana vereceği en uygun karikatür ifadesinin nasıl olacağını bulmak olduğunu söylemiştir.

Tarihçe

Bilinen en eski modern karikatür örnekleri, belirli kusurlarını modele dökmek için insanları gözlemleyen Leonardo da Vinci tarafından verilmiştir. Bunlarda amaç, özgün olanın bir portreden daha vurucu olduğu izlenimi vermekti. Gian Lorenzo Bernini (1598-1680), yine bu alandaki ilk sanatçılardan biri olup, bir insanı üç-dört çizgiyle mizahi olarak betimlemeyi başarmasıyla bilinmektedir. Karikatür sanatı, zamanla Fransa ve İtalya'daki kapalı aristokrat kesiminde

Dünyada yayımlanan ilk karikatür kitabı İngiltere'de basılan ve Mary Darly'nin A Book of Caricaturas (1762) adını verdiği eserdir. Yine 18. yüzyılda bu alanda uzmanlaşan İngiliz Thomas Rowlandson (1756–1827) ve James Gillray (1757–1815) gibi isimler de önemli eserler vermiştir.

Günümüzde karikatür geniş olarak yapılan, hemen hemen her ülkede okuyucusu ve hayranı bulunan, düzenli olarak dergiler veya kitaplar halinde satılabilen bir sanat dalıdır. Günümüzde özellikle siyasi ve sosyal yergi amacı güden karikatürler çok yaygındır.

Türkiye'de Karikatür

Daha önceki dönemlerde de örnekleri olmasına karşın, çağdaş karikatür 19. yüzyılda kitle iletişim aracı olarak gazete ve dergilerin yaygınlık kazanmasıyla gelismiştir. Türkiye'de ortaya çıkışı da bu alandaki gelişmelerle hemen hemen aynı döneme rastlar. Tanzimat döneminden sonra gazete ve dergilerin çoğalması ve baskı tekniklerindeki ilerleme anlatım aracı olarak grafik sanatlarından yararlanmayı da birlikte getirmiş, gazetelerde, dergilerde haberleri anlatan ya da destekleyen çizimler, resimleme çalismaları görülmeye baslamıştır. Bir süre sonra bu anlatım biçimlerinden batıda olduğu gibi eleştiri ve gülmece amacıyla yararlanma düşüncesi ortaya çıkmış ve uygulanmıştır. Giderek bu işin uzmanı sanatcılar yetişmiş, hatta yalnız bu tür çizimlere dayanan gülmece gazete ve dergileri yayımlanmıştır.son döneme ait besleyici sanatçılardan Uğur Kavak demiştir ki:karikatür çizilmeyen,aksine kendiliğinden oluşan bir izdüşümdür.

Başlanğıç Dönemi

Karikatür Türkiye'de batı etkisi altında gelişmiş sanatlar arasındadır. Ama bize özgü sanatlar arasında karikatürün özelliklerini taşıyan yaratı alanları da bulunmaktadır. Sözgelimi, minyatürde çizimin önemli bir yeri vardır. Bazı minyatürlerde oldukça abartılmış figürlere rastlanır. Karagöz oyununda kullanılan figürler de fazlasıyla kendine özgü, abartılmış çizgilerle gülünç tipler çizerler. Karikatürün en önemli öğesi olan gülmece ise cok eskiçağlardan beri Anadolu insanının kullandığı bir dişavurum biçimidir. Hitit kabartmaları incelendiğinde, işlevi eğlencelerde insanları güldürmek olduğu anlaşılan kişileri canlandıran kabartmalara rastlanır. Nasreddin Hoca ve Bektaşi fikaraları ise daha yakın çağlardan örneklerdir. Ortaoyunu gibi gösteri sanatları özgün ve abartılı tiplerle gülmeceyi kullanan anlatım araclarıdır. Bütün bu birikimler Türkiye'de karikatüre hazır bir ortam yaratmıştır diyebiliriz.

Osmanlı döneminde ilk karikatür 1867'de yayımlanmıştır. 1870'te Teodor Kasap'ın yayımladığı Diyojen ise ilk Türk gülmece dergisidir. Bu dergiyi başkaları izlemekle birlikte, ilk karikatürlerin yayımlanmasından sonra uzunca bir süre karikatürsüz bir dönem yaşandı. II. Abdülhamid'in baskıcı yönetimi gazete ve dergilerin çıkmasını engellemiş, çıkabilenlerde de eleştiri amaçlı gülmeceye izin verilmemiştir.

Bu dönemde Türk karikatürü Türkiye dışında yayımlanan gazete ve dergilerde yer alarak sürdü. 1908'de II. Meşrutiyet'ten hemen sonra bu tür yerli yayınlar yeniden çoğaldı, bu da karikatürde bir canlanmaya neden oldu.

İlk dönem Türk karikatürünün özelliklerinden biri çizimlerin resim gibi oluşudur. Başka bir deyişle, karikatürler gerçekçi çizimler üstüne kuruluydu. Abartıyı sağlamak için düzenleme ve çizim özelliklerine önem veriliyor, gülmece daha çok yazıya dayanıyordu. Altyazılarda açıklamalar, karşılıklı konuşmalar yer aliyor, ayrıca çizimde gösterilen figürlerin üstüne de kim ya da ne oldukları yazılarak açıklanıyordu.

Türkler'in dışındakı Osmanlı uyrukları batılılasma hareketine önemli katkıda bulunmuşlardır. Özellikle Ermeni kökenli sanatçılar, tiyatro ve mimarlık alanında olduğu gibi, karikatür alanında da batı etkilerine açık çalişmalarıyla tanınırlar. İlk dönem karikatürcüleri, arasında Nişan Berberyan, Santr, Opçandassis'in yanı sıra Ali Fuat Bey gibi adlar vardır. Bu dönemde pek çok karikatür de imzasız olarak yayımlanmıştır. II. Meşrutiyet'i izleyen dönemde ise Sedat Nuri İleri, Scarselli, A. Rigopulos, Mehmed Baha, Halit Naci, Münir Osman yer alir. Dönemin en önde gelen sanatçısı ise Cemil Cem'dir.

Klasik Karikatür dönemi

Türk karikatürünün ikinci dönemi cumhuriyetin kurulmasını izleyen yıllarda ortaya çıkmıştır. 1928'de yeni Türk alfabesinin benimsenmesi okuryazar sayısını çoğalttığı gibi basın yayın alanında da önemli bir canlanmaya yol açtı. Bu değişme ve gelişmeleri izleyen yıllarda karikatür, günlük gazetelerin ayrılmaz bir parçası olmuş ve klasik Türk karikatürünün en büyük ustaları yetişmiştir.

Bu dönemin karikatürünün en belirgin özelliği çizimdeki değişmedir. Bir önceki dönemin sonlarına doğru başlayan çizimlerdeki yalınlaşma süreci bu dönemde de sürmüştür. Çizimlerde artik en ince ayrıntılardan vazgeçilmiştir. Karikatürün gündelik olması bu ayrıntı düzeyinde çalışmayı olanaksız kılmaktaydı. Dönemin bir başka çizim özelliği de insanların dışındaki varlık ve olguların da karikatür kalıpları içinde çizilmeye başlanmasıdır. Çizim düzeyindeki üçüncü gelişme ise bazısı batıdan alınmış simgelerin ve kalıpların kullanılmasıdır. Örneğin şaşıran birinin şapkası uçar, birinin başının üstünde uçuşan yıldızlar onun canının yanmış olduğunu anlatır. Yazı bu dönemde de gülmeceyi iletmede en önemli öğe olmayı sürdürmüştür. Karikatürler resimlendirilmiş birer fıkra gibidirler. Bir önceki döneme göre bu alanda da bir yalınlaşma gözlenmektedir. Artık olayın hangi ortamda geçtiği, konuşmaların kimler arasında olduğu gibi, çizimin açık seçik gösterdiği şeyler yazıyla açıklanmaz olmuştur. Eskiden olduğu gibi bu dönemde de tümüyle yazısız anlatımların kullanıldığı olmaktadır, ama bunların sayısı çok değildir. Yeni yazıyla yayımlanan ilk karikatür albümlerinin çıkması, ilk karikatür sergilerinin açılması, ilk kadın karikatürcünün yetişmesi yaklaşık 1950'ye kadar süre bu dönem içinde olmuştur.

Dönemin en önemli sanatçısı Cemal Nadir Güler'dir. Bu dönemin özelliği olarak söylenenlerin hepsinde katkısı olan bu sanatçı çizgide sağlam bir anlatım dili kurmuştur. İlk çizgi roman sayılabilecek Amcabey'i yaratmış, onun öykülerini çizgi film biçimine getirmeye çalışarak bu alandaki ilk denemeleri yapmıştır. İlk kadın karikatürcü olan Selma Emiroğlu'nun da öğretmenidir. Cemal Nadir karikatür sanatının sevilmesinin, benimsenmesini sağlamış, genç karikatürcüleri özendirmiştir. Dönemin önde gelen öteki adları arasında Münif Fehim Özarman, Ramiz Gökçe, Ratip Tahir Burak, Kozma Togo, Salih Erimez, Orhan Ural, Necmi Rıza Ayça bulunmaktadır. Bu sanatçılardan birçoğu sonraki dönemlerde de karikatürcülüğü sürdürmüştür.

Çağdaş Karikatür dönemi

Türk karikatürünün üçüncü dönemi 1950'de başlar. II. Dünya Savaşı'nın bitmesinden sonra Türkiye'nin dış dünyaya açılmasına, siyasal ve ekonomik alanda liberalleşmesine paralel olarak basın-yayın yaşamında gözlenen canlanma ve çeşitlenme karikatüre de yansımış, Türk karikatürü yenilenip çağdaşlaşmaya başlamış, çalışmalarını uluslararası düzeyde kabul ettiren sanatçılar yetişmiştir. Yeni karikatür anlayışının en etkin olduğu dönem 1950-1960 arasıdır. Önde gelen temsilcileri günümüzde de yapıt vermeyi sürdürmekte, ayrıca pek çok genç karikatürcü günümüzde de bu dönemin ustalarının ilkelerini uygulayan yapıtlar vermektedir.

Üçüncü dönemdeki en önemli değişiklik çizimde görülmektedir. Belli bir yalınlaşma sürecinden geçmiş de olsa, ikinci dönem karikatürü anlatımı doğrudan desteklemeyen ayrıntılarla doludur. 1950 kuşağı adıyla da bilinen yeni karikatür neredeyse bir çırpıda denecek kadar hızla kendini bunlardan arındırmış, gereksiz her türlü ayrıntıyı çizimden çıkarmıştır. Çağdaş eğilimlere paralel bu gelişme bir süre sonra karikatürün çizgiyle gülmece yapma sanatı olarak tanımlanmasına yol açmıştır.

Çizgide görülen tutumluluğun benzeri yazıda da görülmektedir. Gülmeceyi ileten yazı artık kendi başına bir fıkra olmaktan çıkmış, çizimi bütünleyen, ancak onunla anlam kazanan bir öğe durumuna gelmiş, yazısız karikatür öne çıkmıştır. Bu anlayışı uygulayan en önemli sanatçılar Turhan Selçuk, Ali Ulvi Ersoy ve Ferruh Doğan olmuşlardır. Nehar Tüblek, Semih Balcıoğlu, Altan Erbulak, Mustafa Eremektar (Mıstık) ve Oğuz Aral da bu dönemin karikatürcüleri arasındadır. Onları Yalçın Çetin, Tonguç Yaşar, Tan Oral ve Tekin Aral izlemişlerdir. Suat Yalaz daha sonra çizgi romana yönelmiştir.

Bu dönemde Türk karikatürcüleri yurtdışındaki yarşmalarda ödüller kazanmış, yapıtları yabancı gazete ve dergilerde yayımlanmış, karikatürleri albümlere, müzelere alınmıştır. Türkiye'de de ulusal ve uluslararası yarışmalar düzenlenmeye başlanmıştır. Karikatürcülerin çizgi roman, canlandırma sineması diye de anılan çizgi film, kitap resimleme, afiş gibi sanat alanlarında da çalışmalar yapmışlardır. Karikatürün ne olduğu ve ne olması gerektiğine ilişkin ilk kurumsal çalışmalara da gene bu dönemde rastlanır.

Türk karikatürü 1960'tan sonra bir duraklama dönemine girdi. Sanatçıların anlatım açısından yenilikler getirmeyişinin yanı sıra okuyucu ve izleyici de karikatüre daha az ilgi göstermeye başladı. Gazete ve dergiler yalnız yurtdışından alınan karikatürleri ve adını duyurmuş Türk sanatçılarının yapıtlarını yayımlıyor, genç sanatçıların çalışmalarına fazla şans tanımıyordu. Duraklamaya neden olan etkenlerden biri karikatürün giderek soyut bir grafik sanat düzeyine gelmesi, anlatımını karmaşık simgeler ve çizim teknikleriyle iletir olmasıdır. Karikatür çizgiyle gülmece yapma sanatıdır düşüncesi yerini, karikatür güldürmez düşundürür düşüncesine bıraktı, gülmecesi sınırlı bu yaklaşım da geniş izleyici kitlesi tarafından benimsenmedi. Konu ya da anlatım yolu bulamayan karikatürcüler güncel olayları resimlemekten ileri geçemeyen yapıtlar üretir oldular. Bu dönemin sonlarında, 1969'da Semih Balcıoğlu, Turhan Selçuk ve Ferit Öngören'le birlikte Karikatürcüler Derneği'ni kurdu.

Yeni Karikatür dönemi

1970'lerin başında karikatür bir kendini yenileme sürecine girdi, böylece de günümüze kadar süren dördüncü ve sonuncu dönem başlamış oldu. Bu dönemde karikatür büyük yaygınlık kaznarak pek çok kişi, özellikle de gençler için bir anlatım, bir dışavurum aracı oldu. 1975'te de İstanbul'da, Tepebaşı'nda Türkiye'nin ilk Karikatür Müzesi kuruldu.

Dönemin özelliklerinden biri soyut anlatımlarından uzaklaşmak olmuştur. Bir başka çizim özelliği de karikatürün çizgi romana özgü anlatım tekniklerinden yararlanmaya başlamasıdır. Altyazılar ortadan kalkarak, sözlerin konuşma balonları içine alınması, çizgi romana özgü ünlem, sözcük ve işaretlerin karikatürde de kullanılması, daha devingen, canlı, çarpıcı çizimlerin araştırılması, yazarı ile çizeri ayrı ortak yapımların çoğalması karikatüre yeni bir soluk kazandırmış, karikatürün yeniden yaygın bir anlatım aracı olarak kullanılmasını sağlamıştır.

Dönemin gülmece açısından özelliği yazıdan kaçınmaması, dahası yüzyıllardır kullanılan bazı sözlü gülmece özelliklerine dayanarak bunu karikatüre aktarmasıdır. Ayrıca gülmece açısından bir başka önemli adım daha atmış, bilinmeyen üçüncü kişilere yönelik iğnelemeler yerine doğrudan sokaktaki insanı konu alan bir gülmeceye yönelinmiştir. Yazında gülmece yazarı Aziz Nesin'le başlayan, Türk insanının kendi kendisinin alaya alan gülmece yaklaşımının karikatüre katılması da bu sanata yeni bir canlılık veren en önemli etkenlerden biridir. Bu dönemin önde gelen adı, 1950 kuşağının en genç karikatürcülerinden biri olan Oğuz Aral'dır. Onun yönetimini üstlendiği Gırgır adlı gülmece dergisi yeni anlayışa öncülük etmiş, pek çok genç sanatçının yetişmesini sağlamıştır. 1971'den beri çıkan ve adı 1989'da Oğuz Aral'ın yarattığı bir çizgi roman kahramanı olan Avni'ye dönüştürülen bu dergi görülmedik bir başarı kazanarak, bütün dünyada yayımlanan üçüncü büyük gülmece dergisi durumuna gelmiştir. Dönemin öteki karikatürcüleri arasında Hasan Kaçan, Behiç Pek, Latif Demirci gibi adlar vardır. Engin Ergönültaş, Can Barslan, Mehmet Çağçağ, Tuncay Akgün de aynı anlayışı sürdürmüşlerdir. Yeni anlayışa ayak uydurabilen, Oğuz Aral'ın kardeşi Tekin Aral bir yandan başarılı portre karikatürleriyle tanınırken bir yandan da Türkiye'nin büyük gülmece dergilerinden Fırt'ı yönetmektedir. Kemal Aratan, Serhat Gürpınar, Yavuz Taran ise bir sonraki çizer kuşağının temsilcileridir. Bu dönemde kadın çizerlerin de sayısı çoğalmıştır. En başarılı olanlarından biri Çılgın Bediş adlı çizgi romanın yaratıcısı Özden Ögrük'tür. Bu arada bu dönemde karikatürcülüğünün yanı sıra mizah yazarlığı yapan isimler de görülür. Cihan Demirci, Aziz Yavuzdoğan, Gani Müjde ve Metin Üstündağ gibi isimler hem çizer hem de yazar olarak diğer mizahçılardan ayrılırlar.

Karikatür günümüz Türkiye'sinde yaygınlık açısından en önde gelen sanat dalı durumuna gelmiştir. Sanatsal yaratıcılık alanı olarak geniş kitleler tarafından ilgiyle izlenmekte ve sevilmektedir. Gülmece dergilerinin sayısı çoğalmış, ayrıca gazete ve dergiler de gülmece ekleri vermeye, amatör çizer köşeleri düzenlemeye başlamişlardır. Büyük kentlerin dışında da sergiler, yarışmalar düzenlenmektedir. Bunlara paralel olarak karikatürün tarihini, kuramını konu alan yazılar, kitaplar yayımlanmaktadır.


Ayrıca Orhan Koloğlu'nun "Türkiye karikatür Tarihi" adlı kitabıda geniş ve özel kapsamda bu hususdan bahsetmekte ilgilisine beyan edilir.



Milletlerine göre karikatüristleride merak ediyorsanız üstadlarıyla birlikte vereceğim bu linkten kategorize edilmiş haliyle öz kaynağından merağınızı giderebilrisiniz.

http://tr.wikipedia.org/

Ve yine eklemem gerekirse; youtube gibi mecralarda, aklınıza gelemeyecek her türlü olgunun barındığı bu barınakta, bu konuyla alakalıda öğretici, amatör de olsa kaynaklar mevcut. Youtu'beye karikatür dersleri vs. gibi etiketlerle giriş yapar ve kurcalarsanız tabi herkes bu işi bilir bende neyi anlatıyorsam her neyse işte, sizde kendi çapınızda eğlence amaçlı bir şeyler öğrenip boş vaktinizde ibneliğine çizim yapabilirsiniz. Birde mizah anlayışınız varsa oh kaptır git.

11 Mayıs 2012 Cuma




DELİ


Bir deli düşünüyorum sadece deli!
Yaşamın kıyısında dalgalarla değil
kendisiyle boğuşmuş.
Farkında olmadan
sevdiklerini unutma pahasına savaşmış.
Bilmeden, anlamadan yaşamış…

Üşümekten korkmuş..
Üşümüş mü?
Yoksa gerçeklerden mi ürpermiş?
Örtünmek istemiş; örtü kısa,
bir ömür, bir umut, bir mutluluk kadar kısa.

Yüzünü örtememiş..
Hayat buna izin vermeden
kendi tebessümünü kaybetmiş.
Düşünmeye çalışmış
varlığını kavramaya
başaramamış;
çünkü
umutları sonbaharı sönmüş bir yaprak gibi
dökülmeye başlamış.

Rüzgârları beklemiş
savursun sonsuzluğa
bir boşluğa bıraksın istemiş…
Anlatamamış olanları
anlamadan bütün
kelimeler yok olmuş..
Haykıramadan kelimeleri kendisine
sisler yaklaşmış
duvardan örülü gövdesine.
Kaçmak, özgür olmak,
birilerinde yaşanmak, yaşamak..
Ömrünün son demlerinde
düşlemekten sakındığı kaçak suretlere
anlam katmak istercesine hem de.
Daha o arzuladığı kapı aralanmadan
kaplamış Dört bir yanını
zıhlarla kuşanmış yalnızlığın askerleri..
Peki, çok erken değil miydi?
Haykırdı!
Hadi gayret ötenazlı biraz daha gayret
yalnızlık can çekişmekte.
Onunda gardı düşer elbet bir tenhada sere serpe.

Koştu.. Hızlı çok hızlı..
düşmekten korkmadan,
yalnızlığı hissedersek,
gözyaşlarını rüzgârların
kanatları ile savurarak koştu!
Bozuk bir saatin her şeye rağmen zamanla
amaçsızca yarıştığı ve zamanın akışında
boğulup durduğu bir an gibi durdu…

Varmak istediği yer; düşlerinde gizlediği bir kıyıydı.
Kıyının sonu bir nefes kadar yakındı.
Kıyının en tepesine çıkmasıyla gözlerini sımsıkı yumdu.
Mavi, evet! Mavi bir şiir dinlercesine bir şehri hatırlarcasına
dalgaların o müthiş dansını izlerken mutlu oldu.
(Kim Olmaz ki? bu eşsiz manzara karşısında)

Korktu.. Kaybetmekten diğerleri gibi, her şeyi gibi.
Sarılmak istedi. Sıkıcasına, bırakmamacasına.
Yeni kayıplara
yeni bir yer, yeni bir toprak
yeni bir şehir bulmamak için.

O ağır hüzün yüklü yokluğunu,
denizin en derin yerine gömdüğünü
hissederek tebessümünü kazanmaya çalıştı.
Sıkıldı.. Her şeyden.
Hıçkırıkları boğazına düğümlenmeden bağırdı!
Nefesi yetene kadar..

Cevap arayan sorular: Ne? Neden? Niçin? Nerede? Kim?
Yaşam kıyısından bir gün demirleri çekip,
dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkınca
işte sanırım o an anlayacağız
düşüncelerimizi boş yere oyalayan soruları.

Son bir hamle!
Var gücünle kalktı
çökmüş olduğu dizlerinin üstünden.
Son bir nefes daha çekmek istedi,
cebinde kalan tütünden.
Bakarak duvarlar örülmüş gökyüzene,
söylendi kendi kendine:
(Ağırlaşmış titrek sesiyle)

Cevap arayan sorularla dolu yaşamlar.
Bu yaşamda ince çizgisi yok olmuş hayatlar.
Kim? sorusuna cevap ararken aslında
en başından Biliyordun hazır olan Cevabını.
Hemen karşında. Bak aynaya söyle şimdi
kim bu deli?

"İnsan,  insanlar"…

7 Mayıs 2012 Pazartesi



Okan'ın "Pudra" Dokunuşları


Okan Bayülgen'in sevdiğim yön ve yeteneklerinden biride fotoğraf aşkı. Doğuştan, doğal yeteneği olduğunu, çalışmaları ile kanıtladığını takip edenler iyi bilir. Bu mesleğini kendi tarz ve görüşleriyle fiili olarak özgün bir şekilde iştirak ediyor. Özellikle projelerinde "Analog" tarzı çalışmaya özen göstermesi, fotoğraf sanatına verdiği önemin anlamını ve gerçekliği yaklamanın peşinde olduğunu gösteriyor. Amacım burada Okan'ın, yetenekleri ve kariyeri ile ilgili bilgi vermek değil. Direk konuya yani "Pudra/ Zamanın tozu" Fotoğraf Albümü ve Sergisi, hakkında bilgiler vermek istiyorum. Bu çalışma gerçekleşeli uzun zaman olmuş olabilir; ama zamana ve geçen yıllara karşı, elimizde kalan kozlardan biri fotoğraflardır. Bu hususlarda iyi bir savunmacı olan fotoğrafların, hep yeni kalması anılarıyla birlikte kaçınılmaz bir gerçekliktir. Bu birde leziz bir çalışma sonucunda oluşturulan bir tematik fotoğraf olunca, ömrü karenin içindekilerin ışığı kadar uzun soluklu oluyor.

Bu çalışmayı tekrardan hatırlatmamın ve bahsetmemin nedeni; blog yazarlığına yeni başlamamın ve o zamanlar bu konulara değinecek mecram olmadığından kaynaklandığı gibi; gerçekten çok başarılı bulduğum ve ülkemizde her fotoğrafçının girişimde bulunmadığı, duygusal ve vefa yönlü bir çalışma olmasıda ayrıca beni dönüp dönüp bu albümün fotoğraflarına ya da serginin videolarına bakmama teşvik eden nedenlerden oluyor.
Bunula birlikte "Rock Ansiklopedisi" çalışmasınına da değinecek olursam; bir rock dinleyicisi olarak, 1960'lardan günümüze kadar olan tüm rock gruplarını, solistlerini fotoğraflamasından ayrıca keyif aldım ve harika tematik ve kurgusal işlevleri barındırması başka alkışı hakeden hareketlerindendir tabiki.


Okan Bayülgen'in bunlarla birlikte daha bir çok sosyal, kişisel ve ilgili özel çalışmalarını da "Fotoğraf Çalışmları" adı altında özetleyici bir başka konu olarak, ayrı bir blog yazımda paylaşmayı düşünüyorum. Burada bir dipnot eklemek istiyorum, Okan'ın proje ve çalışmalarına kendi resmi sitesinden de detaylı olarak ulaşabilirsiniz: www.okanbayulgen.com . Şimdi bu yazımda, Türkiye' nin en önemli tiyatro sanatçılarının fotoğraflarını çektiği ve bu fotoğraflardan oluşan serginden yani "Pudra/ Zamanın tozu" üzerinde duracağım. Ve sonuç bölümü için genel girişi yapacak olursam:

Pudra/ Zamanın tozu: Fotoğraf sergisi olarak düşünülmüş fakat daha sonra; fotoğraf albümü haline gelmiş bir çalışma. Yirmi iki tiyatro sanatçısının resimleri ile; hayatlarından ve sözlerinden kesitler var. Bu sanatçılar : Metin Akpınar, Zeki Alasya, Ayla Algan, Zeliha Berksoy, Engin Cezzar, Hadi Çaman, Savaş Dinçel, Haldun Dormen, Müjdat Gezen, Erol Günaydın, Nedret Güvenç, Yıldız Kenter, Tuncel Kurtiz, Gazanfer Özcan, Suna Pekuysal, Metin Serezli, Nevra Serezli, Gülriz Sururi, Ferhan Şensoy, Macide Tanır, Cüneyt Türel, Nejat Uygur.

"Sizi görüyorum en yalın, en doğal halinizle! Yapmacıksız. İlgi bekler gibi değilsiniz. Sevilmek ister gibi değil.

Yorgun, dingin, bıkkın, istekli, dürüst ve cesursunuz. Yaşamı ve ölümü anlamış gibisiniz.

Çok gençken anlamıştınız bunu. O toy yıllarınızda siz farkında değilken bile oynadığınız karakterler bilincindeydi her şeyin. Sırtınızda taşıdığınız büyük tiyatro edebiyatı sorulabilecek her sorunun cevabını veriyordu aslında. Sonuçta siz bilmiyorken bile öyle konuşuyordunuz.

Bugün bu olgunluk çağınızda kendinizi ve oynadığınız karakterleri anladınız.

Artık kimseyi inandırmaya çalışmıyorsunuz.

Siz isterseniz güzel, isterseniz çirkin olabilirsiniz.

Siz bizim rüyalarımızın kahramanları, siz bizim takıntılarımız, siz bizim kurtarıcılarımız...

Siz bu ülkenin en müthiş tiyatro nesli..."

"Tiyatro bir yere kaydedilmiyor. Kaydedilse bile canlı izlediğiniz tadı alamıyorsunuz. Tiyatro, bir kereye mahsus bir şey. Tiyatro, 'Bu gece bu sahnede öleceğiz' diye oynanan bir oyundur. O yüzlerine sürdükleri pudralar, zaman içerisinde toza dönüşür.

Tiyatro da öyledir. Oyun sahnelenir ve biter. Geride kalan sadece bir tozdur. Biz onların fotoğraflarını çekmezsek, filmlerini yapmazsak ki, yapılamıyor; bu büyük oyunculardan geriye hiçbir şey kalmayacak. Yıldız Kenter’den, Müşfik Kenter’den, Metin Serezli’den, Erol Günaydın’dan, Müjdat Gezen’den, Ali Poyrazoğlu’dan, Metin Akpınar’dan, Nejat Uygur’dan, Gazanfer Özcan’dan ne biliriz? Sadece sahnede izlediğimizi... İsmail Dümbüllü’den ne kalmıştır geriye, sadece birkaç fotoğraf. Başka ne biliriz, hiç!" (Okan Bayülgen)


Fotoğraflardan ve Sergiden Görüntüler
:






Backstage:

5 Mayıs 2012 Cumartesi



Yalnızca Duvardaki Bir Başka Tuğlayız

Evet başlıktan da anlayacağımız gibi "Pink Floyd"un "Another Brick in the Wall" adlı eserininden giriş yaparak "The Wall" filminden ve bu cümleden bana yansıyan benden de size dayandırılan anlamı hakkında farkındalık yaratarak yazının sonuna doğru yollar çizeceğim.

Düşüncelerimizin kontrolüne, sistemin köleliğine ve en güzel yıllarımızı "emir-komuta" ilişkisiyle geçirmemize gerek var mıydı? Düşüncelerimizi yönlendirmenin ve fikirlerimizin dile gelmesini sağlamanın en açık yollarının kapatılması ve bize yol diye gösterilen çıkmaz sokaklar! Eğitim ya da bu hangi alanda olursa olsun, bir sistemin dayandırdığı yapısal öngörüleriyle, hissettiklerimizi dile getirmekte ısrarcı olanlar hep yolundan döndürülerek, sistemin fikir ve düşüncelerine bağlatılmak istendi kaç yüzyıldır ve halen itina ile istenmekte. Ben buna fikir ve düşünce faşistliği diyorum; Çünkü bu faşistçe bir yaklaşım. Mecazı olsun ya da olmasın.

Onların isteklerine, yönlendirmelerine ihtiyacımız yoktu. Sistemlerine ya da kaynaklarınada. Bize bilgi ve daha da fazla bilgi lazımdı sadece. Yani "kitaplar" onlardan bahsediyorum. Buna ulaşmanın ve elde edilmenin sağlandığı yer, kuralları koyanların ve sistemi yaratıp içine ittikleri insan karmaşası ile olmamalı. Bilgi zaten orda, ordaydı! sen onu çemberin içinde saklayıp, o çembere çektiğin beyinlerle bunu düşüncelere satamazsın; Ama yaptılar, yapıyorlar engel nerde? kiminle? nasıl vazgeçiririz? nasıl ele geçiriz hakkımız olanları? bir cümle ile mi? bir kaba müdahale? ya da bir karmaşa ile mi? kaosa gerek var mı? bu yüzden insan olduğumuzu, yaşadığımızı ne hissettirir şimdi?.. İşte elimizde kalanlar git gide sorulardan ibaret oluyor. Sanki çözüm bir yerlerde, birilerinde ya da hiç kimsede; Ama şimdililk sadace sorular var ellerde gözlerde.. Eminim Tanrı da böyle olsun istememişti. Belkide tek emin olduğum konu bu.(sadece yapabildiğimiz "Fuck The System" diyebilmek)



"Duvardaki başka bir tuğla" Cümlesinden kendimce vardığım ve takıldığım bir diğer anlam ise: "Hiçlik" kavramı. Hepimiz bu dünya gezegeninde en yüksek mertebesine kadar tam anlamıyla birer hiçiz. Zaten "ölüm" gerçeğinin olduğu yaratılış düzenimizde doğup, büyüyüp sonucunda ölüme kadar yaptığımız, nefes alıp sattığımız bu hayatta, ölüm hariç hiçliklerle var oluyoruz. Bu da bizi profesyonel bir hiç yapıyor. Sen her ne yapmış olsanda yani dünyayı kurtarmış olsanda bu böyle. Bu kötü, nefret ve negatif olgularına bağlı bir düşünce değil. Aksine kendini bilme ve farkındalık gerçeğidir. Herkes yaptığı bir iş, eylem ve hareket konusunda çevresine ve tanıdıklarına bakarak onlara göre hep en iyisi olduğunu düşünür. Ulan! ben neymişim, bunu kimse yapamıyor benim gibi falan şeklinde. Bu inanmak istediklerimiz ve kafamızı çevirip etrafa ve düzene bakmamamızdan kaynaklanıyor. Halbuki o işi, eylemi ve hareketi bırak dünyada, ülkede, şehirde, bir arka mahallede, senin tanımadığın biri yapıyor olabilir. Sen sadece o iş, hareket ve eylemin çarklarından birsin. Ama mekanizma kim? ne? o muamma; ama sen bir hiçsin bunuda unutma! ve senin gibi onlarca, o işi, hareket ve eylemi yapan hiçler yani bizler. Bu yüzden bu ego şehvetinin güzelliğine kapılırken biraz farkındalık alıgılarmızı açmalıyız. Siz, bir arkadaşınız ya da kardeşiniz her neyse artık bir eylem sonucunda kendinizi, ondan daha iyi ve başarılı görüyorsanız ben bunu; bir sineğin kendini, uçtuğu için karıncadan daha başarılı saymasına benzetim. Oysaki kuşta uçar, yarasada, sinekse bunun farkında değildir bilmem anlatabildim mi. Yani sonuç olarak Dünya'da kaç saniyede bir insan, doğup ölüyor bunu herkes biliyor istatistik olarak. bir başkasının yerine, bir başkası geliyor, ekleniyor. Nüfus belli bir dengede ya da dengesizlikte ilerliyor. Saniye diyorum, yani insana bakarken bir fotoğrafa bakar gibi bakmalıyız. Fotoğrafı oluşturan, bir araya gelen binlerce pixeldir. İnsan da öyle, duvarda bir tuğla kırılır, çatlar ya da eksilirse yerine yeni bir tuğla koymak doğanın ve Tanrı'nın matematiğidir. Yalnızca Hepimiz Duvarda Bir Başka Tuğlayız.


Saniyede doğup, ölen insanlardan bahsederken denk geldiğim bir siteyi paylaşmak istiyorum. Bu sitede dünya haritası üzerinde doğup ölen insanların oranları anlık olarak veriliyor. Bu ne kadar kesin ve sağlıklı bir site bilmiyorum ama benim ilgimi çekti:(Harita üzerindeki güneş gibi yanıp sönen işaret:doğumu siyah işaret ise: ölümü ifade etmektedir) www.breathingearth.net

Şimdi de yazıma başlarken bahsettiğim "Pink Floyd-The Wall (Duvar)" müzikal filmi hakkında bilgileri ve bizzat filmini paylaşacağım şimdiden iyi seyirler:

The Wall, İngiliz rock müzik topluluğu Pink Floyd'un 1979 yılında yayınladığı aynı adlı albüme 1982 yılında Alan Parker tarafından çekilen, animasyonları da olan, pek fazla diyalog olmayan, albümün müziklerinin Hey You ve The Show Must Go On dışında tamamının bulunduğu bir film. Başoyuncu Bob Geldof'dur. Animasyonlar efsane sanatçı Gerald Scarfe tarafından yapılmıştır.

Film, Pink Floyd'un konserinden bir görüntü ile başlar (In The Flesh). Sonraki iki şarkı The Thin Ice ve Another Brick In The Wall, Part I'da Pink'in küçüklüğü ve babasının II. Dünya savaşı'ndaki ölümünü anlatır ve duvara ilk tuğlalar da burada koyulur. The Happiest Days of Our Lives, Another Brick in the Wall, Part II şarkılarında ki konu Pink'in izolasyonunda bir sonraki aşama olan okuldur. Mother'da korumacı anneye, Empty Spaces'de (albümde olmayan What Shall We Do Now'ı da işin içine katarsak) giderek yalnızlaşan Pink'in kendini tüketime verişine tanık oluruz. Young Lust'la birlikte artık Pink bir rock yıldızıdır. One Of My Turns, Don't Leave Me Now, Another Brick in the Wall, Part III Pink'in hayatının ve ilişkilerinin giderek daha da beter hale geldiğini görürüz. Goodbye Cruel World ile de artık duvar örülmüş, Pink Floyd izolasyon süreci tamamlanmıştır. Hey You, Is There Anybody Out There? ve Nobody Home şarkılarında ile yalnız kalan Pink'in yardım çığlıklarını dinleriz. Durumu iyice umutsuz hale gelen Pink'in dünyadan kopmuş, konserlere devam edemeyecek hale gelmiştir. Comfortably Numb, The Show Must Go On ile konserlere devam edebilmesi için Pink'e uyuşturucu verilmesi anlatılır. İyice deliren ve kurt (worms) sembolüyle çürüyüşü anlatılan Pink artık bir faşist olmuştur ve duvarların arkasında olmaktan memnun gibidir (In The Flesh, Run Like Hell, Waiting For The Worms). Stop ise Pink'in tükendiği noktadır. Sonrasında ise The Trial ayni yargılama gelir. Yargılama Pink'in kendisiyle hesaplaşmasını konu eder. Sonuç olarak duvarlar yıkılır, tüm karanlığına rağmen albüm aydınlık bir sonla biter.

1 Mayıs 2012 Salı

1 Mayıs Demek: "Emek" Demek
Yaşasın Bunu Dile Getirmek
!


Bugün yine tarih ve zaman anlaştı, sabit günlerini tekrarladı, nihayetinde; "Emek günü"nü yani "1 Mayıs"ı bize yaşattı. Bazı ülkelerde halen yasak olmasına karşın Dünya'nın bir çok yerinde ve yurdumuzun bir çok yerinde de olaysıza yakın bir biçimde gönlünce kutlandı. Bu sene farklı olarak Devlet'te kutlamalara katıldı. Kapitalist olan Devletin, işçilerin bayramına katılmış olması karşısında (bu bazı ülkelerde de böyle oldu bu sene) insanın, hayırdır yanlış mı geldin Devletlüm? diyesi geliyor açıkcası. Bu konuda kendi yorum ve düşüncelerimi paylaşmak isterdim; lakin bugünün önemini arka planda bırakarak, sorun ve önerilerimle konuyu bulandırmamak istiyorum. 1 Mayıs'ın olayından ve başlanğıcından bahsederek bilgi ve merak dürdülerinize giriş yapmayı planladım. Bu yüzden, bir çok sitede bulabileceğiniz; ama ararken üşünmeyesiniz diyerekten, birazdan aşağı satırlarımda bundan bahsedeceğim. Yinede dayanamayıp bu konuda cümlelerim ile, bu olaya gönül veren ve kaygı duygularını feda edenlerle aynı düşüncede olduğumu hissederek paylaşmak istiyorum: "Ne Devrimler oldu, ne kavgalar oldu ve de tarifsiz mücadeleler bu yolda! hepsinde amaç; tek yürek, tek bilek olarak hak ve dayanışma düzeninde haklının hakkını gerçek anlamda savunabilmesi, halkın emeğini ön görerek, haksız kazanç, dağıtım ve dağılımının münkün olamayacağı bir dünya sağlayabilmekti".. Bu tam sağlanamadı belki Dünya'nın her noktasında; ama umut ederek inanıyoruz: "Öyle bir gün gelecek ki, tarihler öyle bir şaşacak ki sadece emekler konuşacak ve hepimiz özgürlük içinde çalışacağız!"


Şimdi biraz 1 Mayıs'ın Tarihi odalarına dalalım, kapıyıda üstümüze kilitleyelim!:

İlk kez 1856'da Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi'nden Parlamento Evi'ne kadar bir yürüyüş düzenlediler.

1 Mayıs 1886'da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar. Chicago(Şikago)'da yapılan gösterilere yarım milyon işçi katıldı. Luizvil'de (Kentaki) 6 binden fazla siyah ve beyaz işçi, birlikte yürüdü. O dönemde Luizvil'deki parklar, siyahlara kapalıydı. İşçiler, sokaklarda yürüdükten sonra hep birlikte Ulusal Park'a girdi. Her eyalet ve kentte, siyah ve beyaz işçilerin birlikte yaptığı gösteriler, gazeteler tarafından, 'Böylece önyargı duvarı yıkılmış oldu' şeklinde yorumlanmıştı.

Bu gösteriler 1 Mayıs'ı izleyen günlerde tüm harareti ile devam etti ve 4 Mayıs'ta kanlı Haymarket Olayı'na yol açtı.

Uygulanan yasal baskılarla bu gösterinin tekrarlanması engellendi. 14 Temmuz-21 Temmuz 1889'da toplanan İkinci Enternasyonal'de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada "Birlik, mücadele ve dayanışma günü " olarak kutlanmasına karar verildi. Böylece ikinci gösteri 1890 yılında yapılabildi.

Zamanla sekiz saatlik işgünü birçok ülkede resmen kabul edildi. 1 Mayıs böylece işçilerin birlik ve dayanışmasını yansıtan bir bayram niteliğini kazandı. Günümüzde sosyalist ülkelerde (Çin Halk Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Vietnam, Laos, Küba, Venezuela) ve daha birçok ülkede tatil günü olan 1 Mayıs'ı işçiler büyük kitle gösterileriyle kutlar; bazı ülkelerde 1 Mayıs siyasal bir eylem biçimini de alır.


Avusturya İşçi Marşı(Türkçe versiyon):



Üstad'lardan 1 Mayıs:

25 Nisan 2012 Çarşamba



Yıllar Bazen Yenik Düşer Eskitemez "Yeni Türkü"leri


Acayip bir adam, tarif edilemez bir sanatçı. Olmasa Mektubun, Çember, Bana Bir Masal Anlat Baba, Destina, Telli Telli ve bir çok eşsiz şarksı. Saydıklarım başyapıt olmuş artık bilmeyenlerin toplum içinde yaşama güçlüğü çektiği şarkılar. Bunların dile geldiği yerde türküler canlanır, anılar duygulanır, Aşklar yenilenir, boşuna Yeni Türkü olunmuyor böyle izler bırakıyor hemde silinmeyen cinsten bir iz bu. Hani bazı kitapların raflarda üstüne ya da içine aldığı tozlar vardır kitabın eskimiş kokusuna karışır bu da öyle bir şey. Ne zaman Yeni Türküden bir şarkı dinlesem sanki o raftan, o kitabı alıyor, okşuyor, kokluyor, anılarımı hissederek eskilerini ya da yenilerini yaşamaya devam ediyorumdur. Ben 90'lı yıllarda çocukluğunu yaşamış biri olarak Yeni Türkü'yü o zamanlarda yaşamın mutluluğunu ve 2000'li yıllarda gençliğini sürdürmeye çalışan bir birey olarak, yaşamaya devam ettiğim için kendimi ayrıca şanslı hissediyorum. Bu bir çok sanatçı içinde geçerli tabiki ve herkesin de ayrı ayrı dönemlerde yaşadığı ve bu dönemlerde de yaşamaya devam ettiği buna benzer sevdaları vardır.

Yeni Türkü'den, Derya abi'den sayfalarca bahsedilebilir ama zaten herkes herkesten daha iyi biliyor, dinliyor, yaşıyor. Bu yüzden yazımı kısa kesiyorum ve bu kadar konu hakkında yazarken babayı da es geçmek istemeden bu bir saygı selem yazım olsun ustaya.

Ekleyebileceğim başka bir not da, harika bir koleksiyonluk albümün tasarımı ve içeriği hakında da görsel olarak bilgi alarak artı bir haberdarlık kazanmış olduk derken Derya abinin bölümün çok kısa sürmesi tadı damağımda bıraktı dedirdiyor insana. Keşke dahada uzun sohbet edilseydi. Ama şu yönden de bakıyorum, benim yazımı kısa kesme olayım gibi herkesin aşikar olduğu bir ustayı tadında bir sohbetle bırakmak iyi olmuşta olabilir hani görmek yeterdi denilebilir belkide.


Ayrıca bir dipnot olaraktan, Yeni Türkü'nün çok güzel hazırlanmış huzur veren resmi sitesinide paylaşmak istiyorum. Zaten bilen bilir ve arama motoruna Yeni Türkü yazarsanızda karşısına çıkacağı gibi, ben yinede es geçilmesin diye paylaşmak istiyroum çok iyi hazırlanmış içerikler güncel ve ansiklopedi olarak iki ana bölüme ayrılarak, tarihçelerden yapılanlardan ,albümlerden tayfadan ve bir çok alakalı şeylerden rahatça yararlanabilirsiniz:

http://www.yeniturku.com



Son olarak yazıma benim en sevdiğim tabi sizlerinde sevdiği özel bir şarkı olan "Çember" adlı eserle son vermek istiyorum. keyifle dinleyin sonra kederlenin, keşkelerle yeşerin, pişmanlıklarla ölmeye biraz daha yaklaşın çünkü; hayat bundan ibaret gerisi oyalanmaca:

24 Nisan 2012 Salı



Destur Demeyin Seks'ime
, Sansür Vursan Nafile

Seks konusu hakkında yazma fikri nerden icap etti diyorsanız, bende derim ki neden icap etmesin acep? hayatımızın, hatta doğanın en önemli işlevi olduğu için olmasın sakın! bence ondandır. Birde seks herşeyden uzaklaşmak için en iyi kaçış yoludur. Bunu ifade etmeme gerek yok bile. Bu psikolojik midir bilmiyorum bilimde nasıl tarif ediliyor ama acayip bir ucuz terapidir. Bence insanlar açık sözlü olamıyor bu konuda çoğu zaman ama insanın belli saatler başı aklına en çok seks geliyordur, tabi işkolik ve benzeri gibi takıntılı hastalığınız yoksa aklınızdan kolay çıkmaz derken: "Seksi ifa edenin huzru saadeti mütevellit olur" diyerek edebi bir cümle ile seksi birleştirip çünkü; seks bir birleşim yoludur değil mi:) anlamayanlara birde böyle empoze edeyim dedim.

Yazıma başlarken dahi hemen bir tepki algılaması durumunun oluşabileceği düşüncesiyle karşı savunma cümleleri kurdum. Ama bu ülkemizde böyle işliyor bir baskı, bir ayıplama, örf-adet çatışmasınında içinde bulunduğu bir utangaçlık söz konusu oluyor saçma bir şekilde. Oysaki böyle olanlar, böyle düşünenler nasıl dünyaya geliyor? nasıl o beyni ve fikri kullanma yetisine sahip oluyor? seks ile meydana gelen sıralama ile başlangıç-giriş- ve sonucunda da sen oluyorsun bu kadar basit. bu olaydan böylesine çekinerek bahetmenin toplum içinde tabi yerine göre konuşulmasında aksi bir duygu beslemenin kendi kendini bastırmak ve kandırmak diye nitelendiririm.

Doğanın bir çok canlısına sunulmuş bu "doğal nimeti" diyorum çünkü öyle, su içmenin ve ona ihtiyaç duymanın doğallığı kadar normal bir eylem olduğu aşikar, tabi bazı hastalık ve rahatsızlık etkeni dahilinde konuşmuyorum o farklı bir konu yani bu güzel olay bazıları için mutzuluk veren bir merkeze dönüşmüş olabir sağlıksal nedenlerle.

Seks konusunda sayfalarca yazılar, değerlendirmeler ve örneklemeler yapılabilir ama zaten herkes bu konuda aynı ya da farklı bilgilere sahip. İşin uzmanlarıda orda burda konuşuyor, yazılıyor çiziliyor. Üstelik bu konuda ülkemizin bir değeri var değil mi Haydar Dümen daha ne olsun. Ama ben derim ki boş verin herkesin "dümen"i kendine:). Aslında bende seks konusunda değineceğim ve belirteceğim ayrı ve farklı konularda var ama bu yazımda kafaları fazla bulandırmak istemiyorum kısmet ise bir başka yazımda bahsederim.

Takındığım bir iki konu var bu hususta birincisi, Okan Bayulge'nin genellikle eğlence programlarında bilinçli olaraktan ortamı ısındırmak için sarf ettiği seks vb. kelimler. Neden Okan'ın programından söylediği bu basit kelimeden yola çıkıyorum çünkü; bir blog yazarı olarak gözlemlerim, çok az dış ortam, genel biçimde televizyon ve sosyal medya olarak şekilleniyor. Bu konuyuda dile getiren tek adam Okan Bayulgen, bu yüzden ondan giriş yapıyorum.

Okan bir konuğuna erkek ya da kadın ayrımı yapmadan ifade ediyorum "seks" gibi kelimleri soru ya da başka bir şekilde sarf ettiğinde hemen ellerini ağızlarına götürerek "aaaa ne kadar ayıp şimdi" gibi karşılık veriyorlar. Ee adama demezler mi sen hiç mi seks yapmadın ya da bundan sonra yapmıyacak mısın hespini bıraktım sen bu yaşına kadar leyleklerle geldik hikayesine mi inandın hey insan!

Okan böyle sorular yönelttiğinde konuk öğrencilerin olumlu tepkisi artıyor o an studyoda. Nedeni azgınlıklarından değil bu doğal olayı en çok benimsediğimiz yaşlarda kapalı olarak üstü örtülmeye çalışırken bir tv programında üstüne bastırarak dile getirilmesi onların pozitif reaksiyonda bulunmalarına yol acıyor. Bu bir çok programda yapılmıyor onlara da hak veriyorum seks meks dediklerinde Rtük'ten ceza alma korkuları içlerinde oluşuyor ama örnek verecek olursam, Oka'nın son Medya Arkası köşesinde ekrana geldiği gibi bir programda kadının çorabı kesiliyor erotikçe, Rtük bu olay hoşuna gitmiş olmalı ki ses etmiyor etmemeli zaten ama zamanında trtde yayınlanan "Tosun Paşa" filminde Adile Naşit'in "hamam" bölümün sansürlemesi toplumsal ahlaka yardımda bulumaksa, Rtük'ün o progama karışmaması çıkar alışverişinde olduğunu ya da ben bazı populer kesimi karşıma almayayımda bana da dokunamasın ucu gibi bir düşünce besliyorsa go and fuck ulan o zaman derim. Demek ki onların işi kelamda, sözde bir go and fuck de bak ne oluyor belgesellerde kuşlar ölüyor.

Yani seks desek ayıp seks televziyonda!

Bu cümle,rap müziğini icra eden "Ceza" bir parçasında çok güzel dile gertiriyor. Parça bir çok konudan bahsediyor kadının önemi, amerikan kültüründen farklı olduğumuzu vs gibi. ve birazda işi dalgayada alarak vurgulamış. Ceza'nın bir kaç kelimesini seçerek bu konuya ilişkin paylaşmak istiyorum her ne kadar ruhumun gıdasını rock kültüründen karşılayarak beslensemde, rap müziğininde bazı konuların anlatıcı yönünü en iyi ifade eden müziklerden olduğunu düşünüyorum.
Okan'ında programına konuk olmuş rap icratcılarından killa hakan ve ceza'nın düet yaptığı Delight parçası:
-Ayrıca bu klip yayınlanan kanallarda bazı sözleri sansürlenmiştir. Ben sansürsüz video klibini paylaşıyorum bu şarkı Rtük'e gelsin! :

ANLAMADIĞIN DİLDE KAFAYI SALLA
GÖT DESEM AYIP GÖT TELEVİZYONDA!



Takındığım ikinci hususta kısaca bahsetmem gerekirse seks yaparken bir çok sorunumuzu o an ki olaya taşımamamız yani işi eve götürmemek gibi yani onun gibi bir şey. Örnek verecek olursam, insan sevişirken gelecek, para vb. detayları neden düşünmez. Asıl o anda iken vicdan devreye girip seni dürter ama sen hadi lenn diyerek bamm.. gerisini size bırakıyorum benden bu kadar yorum sizin sayın okuyanistler.

Yazımda bir çok kez hatta baya baya seks ifadesini kullandığımın farkındayım bilerek mi yaptım evet:). Neyse son olarak Seks ağırlıklı bir konu hakkında bu yazıyı sizle paylaşırken, hem cinsellik ve seks konusunda bilimsel, ilişkisel, ana konu olarak yaklaşmadığım için aydınlatıcı olsun diye hemde Belki ilgisini çeken olur, bir şey alır, uygular, sevinir, bayasosyalkuş adamsın falan diyenler olur bu da belli mi olur. bu yüzden bazı haber bloglarının linklerini paylaşımda bulunmak istiyorum. Blogcu blogcunun yazısına muhtaçtır:) =

http://blog.milliyet.com.tr/cinsel-bilgiler--cinsellik-hakkinda-hersey-burada----/Blog/?BlogNo=207747

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/416296.asp

19 Nisan 2012 Perşembe



GEÇMİŞİ OLUP DA GELECEĞİ OLMAYANLAR YANİ KOLEKSİYONLAR

Başlığı yazarken aslında konuyu özetlemiş gibi oluyorum. Bu yüzden bu konu üzerinde sayfalarca durmaya gerek yok kanımca. Kısaca fikir ve düşüncelerimi yazmak istiyorum sadece. Öncelikle Koleksiyonla uğraşanlara, hayatının önemli bir evresini bu işe adamış koleksiyonculara saygım büyük ama ben bu olaya pek sıcak bakamıyorum. Bir kere eşyalarla anı yaşama, yakalama olayını bitiren, geçmişi geleceğe taşıyan en baş icattır koleksiyon.

İnsanın kendini bile çok sevmemesi gerekir ya da karşında duran her ne ise aşırı bağlanmamalı. Sonra egolar tavan, kişilik taban olur. Ortasını bulmak lazım. Ama insan aynanın karşısında dahi kendini farklı görüp, maskeler takınıp, hayatın balolarına koyuşuyor. Tabi hepsinin toplamının arkasında kaybetme korkusu tekevvün edebiliyor. Akabinde herhangi bir eşyanın plak, gözlük, gitar, saat, para vs gibi koleksiyonlara, ha tabi pul koleksiyonu meşhurdur onuda unutmamak lazım bağlanılması gibi durumlar anı yaşamayı ortadan kaldırıyor. Genellikle gençlik yıllarından alışkanlık haline gelen koleksiyonculuk, yaşlılık döneminde devamlılık arz ederek yıllarını bir nesneye odaklamak durumuna dönüşmesi bana mantıklı gelmiyor. Onlarla oyalanırken belki hayattında, yıllarında bir çok şeyi kaçırıyor ya da eksik kalıyor ki artık hayatın son evrelerine geldiğini hissettiğinde bir bakıyor o kadar koleksiyonlar arasında kaybolmuş ve anıların tozlu yükü altında vicdanı muhasebesi açık vermiş. Bazende o kadar uğraşılmış, düzene sokulmuş bir koleksiyon bir arkadaşın, tanıdığın aşırı ve sevimsiz ısrarları sonucu bozulabiliniyor, koleksiyondan bir parça hediye edilmesi gibi. Yani burdan da anlaşılacağı gibi bir şekilde emek harcadığın, kendinin dahi kullanamadığın, kullanmayı unuttuğun yıllarına karışmış o değerler, yaşanmışlıkları ya da yaşanamamışlıklarıyla bir şekilde
kaybolacak sen farkederken belkide farkedemeden.

Bahsettiğim gibi gençlik yıllarında başlanıldığı zaman pek sorun teşkil etmiyordur o yılların verdiği enerji, adrenalin, hareketlik bir şeylere sahip olma ve farklı olma güdüsü daha da iştahlı eylimlere yol açıyor bu da ömrün son anlarına kadar köprü oluşturabiliyor eğer koleksiyon olayını takıntı yaptıysanız. Ömrün son demlerinde öyle bir demlenir ki ruh eşya değil bir can arar o koleksiyonlar arasında cana neler batar neler. Nihayetinde onlarda sizden yoksun kalacak o çocuk gibi bakılan koleksiyonlar kime emanet olacak olsa bile belli bir süre sonra onlarda salacak dağıtacak hep öyle olmuştur ordan burdan okuduğumda bu konularla ilgili.

Koleksiyon konusuna girecek ise savunduğum bir hususta var tabi. Mesela bir sanatçının besteleri, plaklarının, kayıtların arşiv olarak muhafaza edilmesi vefatından sonra. ve ya bir sanatçının işiyle ilgili bir çok nesne, eşya toplaması, biriktirmesi gibi. Ama bunlar koleksiyonculuktan daha ayrı bir durum bence yinede bahsetmek istedim.

Son olarak illa ki hastasıysan bir şeylerin onunla ilgili bir şeyler yapabilmek için onu kusursuz bir şekilde muhafaza etmek gerekli değil sonucuna varmak istiyorum. Git bir şeylerle uğraş, al, kullan, koy bir köşeye canın istediğinde bir kez daha kullan, ona buna dağıt yeterki bağlanma, anı yaşa. Taşıdığın can dahi senin değilken bağımlı olma! Tüketirken hastalanma! Herşeyin başı o beş harfli kelime nedir tabiki sağlık! Bu koleksiyon konusu üzerinden aslında bir çok konuya, duruma, dolaylı yollardan ithafımdır. Anlayan anlamıştır beni. Sen nerden biliyorsun genç yaşında bu işle uğraşmadan ne ahkam kesiyorsun diyorsanız o'nada eyvallahım var. Ben sedece okudum, bir kaç kilo tarttım, düşündüm en önemlisi "empati" kurdum sonra kafama bulaştı bu düşünce bende kafamı yıkamak yerine kağıtın üstüne silkeledim ve bunlar döküldü baya kirliymiş saçlarımda anlaşılan. Bayakirlikuş muş uçmuş durmuş burası muş yolu yokuş diye gider durduramazsın bu kelimeleri "nokta" koymazsan. Dağılacak gibi olurken konu bir balans ayarı ve ani manevra ile bitirme vuruşu yapıyorum gol olur mu? bilmem. Başlık bence etkili idi onla bitirelim ne dedik: "GEÇMİŞİ OLUP DA GELECEĞİ OLMAYANLAR YANİ KOLEKSİYONLAR".